Arama

Popüler aramalar

‘’Galatasaray çığ gibi!‘’

Üç kulvarda yarıştığı göz önüne alındığında, Galatasaray’ın bu transferleri yapması, marka değerini koruması, gelirlerini artırması ve yarışmacı kimliğini sürdürmesi açısından kaçınılmazdı. Öncelikle, böylesi ‘kaliteli ve nokta’ transferleri gerçekleştirerek camianın moralini tavan yaptıran yönetim alkışlanmalı, ama aynı zamanda da tartışılmalı!

Bazen, eldeki kadronun değerini korumak için ona ek masraflar yapılabilir, ek borca girilebilir, girilmelidir de... Mevcut milyon Euro’luk kadroyu kaderine terk edip değerinin düşmesini izlemek bir yöntemdir pekala! Polat ve yönetimi gibi, biraz daha borca girerek, elde edilebilecek derece ve getirisi milyon Euro’larla sezonu kurtarmanın yanısıra, kâra geçmek, geleceğe yatırım yapmak da bir yöntemdir. Neill, Jo ve Gio alınmadan önce de bu kadro Türkiye’nin en değerlisiydi. Ama bunun getirisi (Bugün de olduğu gibi) belirsizdi. Şimdi bu takviyelerle, üç kulvarda birden bir adım daha ileriye gitme olasılığı yükseltildi kuşkusuz.

Şu ana kadar kazanılanları bir yana bırakıp, bu transferlerin katılımından sonraki süreçte hangi miktarda paralara ulaşılabilir, ona bakalım isterseniz.

Büyük oyun, büyük kazanç Ziraat Türkiye Kupası süreci şampiyonlukla sonuçlandırılırsa, ortalama 2,5 milyon Dolar daha kasaya girecek!

Avrupa Ligi şampiyonluğunda 4,5 milyon Euro, finalde kaybedildiğinde 3,5 milyon Euro, yarı finalde elenildiğinde ise 1,5 milyon Euro kazanılması söz konusu!

Bir de Süper Lig şampiyonluğu var, yani Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı. Daha önce sözünü ettiğim iki kalemin toplamını çarparak hesaplarsanız, Şampiyonlar Ligi gruplarına ‘sadece’ katıldığınızda bile kazanacağınız Euro’lara ancak ulaşabilirsiniz!

Tabii, bir de Aslantepe’nin açılacağı bir sezonda bunu başarırsanız, düşünebiliyor musunuz kombine satışlarının getirisini!

Demem o ki, hesaplar çok ince! Sadece, ‘üç yıl üst üste şampiyon olacağım’ iddiasıyla yola çıkan ezeli rakibinizi ‘erken öten horoz’ misali ‘kesmekle’ kalmayacaksınız, kasanızı da epey bir şenlendireceksiniz. Transfer ettiğiniz oyuncular için ödediğiniz paralar karşılığını fazlasıyla bulacağı gibi, üstüne bonservislerini alabilecek bir kaynak da yaratmış olacaksınız. Ama bunların tümü varsayım tabii... Çığ gibi önüne geleni yıkıp geçmek de olası, çığın altında kalmak da...

Caner, Messi ve Sarp

Alın size Messi ile kıyaslayacağınız ‘doğru bir stil’; Caner... Bırakın Fenerbahçeli olup olmadığı sakilliğiyle uğraşmayı, bunu gözlemleyin ve tartışın. Kanat oyuncusu, süratli, çabuk karar veren, içeri kateden, şut atan, asist yapan, bel hizasında sert orta kesen ve en önemlisi de, hamlesini, sakatlanma pahasına rakibinden ‘sadece bir an’ önce gerçekleştiren bir karakter, Messi gibi! Daha iyi ya da kötü demiyorum, sadece stil benzerliğinden söz ediyorum! Bir de şu Mustafa Sarp’a ısrarla ‘defansif orta saha’ diyen futbol yorumcuları var ya, ben onların göz doktoru olayım! Yahu bu adam, hemen her maçta takımının girdiği her gol pozisyonunda olay mahalinin içinde! Hadi bakıp da göremiyorsun veya okumuyorsun da... ‘Attığı gol sayısı da mı ilgini çekmiyor be adam’ derler! Sarp için daha ‘aylar önce’ ‘2. Capone’ dedim, arka direkte bitivermelerinden ötürü! Daha nasıl anlatılır ki bir olay, bilemiyorum ki!

Bu taraftara az bile

Gerek yapılan transferlerin abartıldığı, gerekse kadronun aşırı ofansif olduğu yönündeki eleştiriler belki diğer kulüpler için anlamlı olabilir! Ancak olayın içinde Galatasaray varsa, orada hücum futbolu, keyif, heyecan, kalite tartışılamaz, sorgulanamaz. Mayası budur çünkü camianın... Demem o ki, Fanatik’te yayınlanan ve fazla ofansif bulunan ‘Leo Franco-Sabri, Neill, Servet, Hakan-Mustafa, Elano, Arda-Keita, Giovani, Jo’ olası 11’i bile taraftarı kesmiyor. Uygulanabilirliği tartışılır belki ama, onların 11’inde sol bekte Hakan’ın yerinde Caner görev yapıyor, hatta kaleci lüks kaçıyor çoğu zaman! Hani 1. Terim döneminde savunmacılar bile forvetten devşirilmeydi ya, o hesap!

30 Ocak 2010, Cumartesi 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Galatasaray fark peşinde‘’

Rijkaard-Neeskens yönetiminde (1. Fatih Terim dönemini çağrıştıran) çabuk ve bol pas anlayışını uygulamaya çalışan Galatasaray, zaman zaman hücum futbolundan güzel örnekler sundu ilk yarıda... Ancak bu örnekler ya zayıf rakipler ya da ne pahasına olursa olsun sadece karşısındakini durdurmayı düşünmeyip, kendi oyununu sahaya yansıtmakla haşır neşir olan ‘omurgalı takımlar’ karşısında yaşandı/yaşatıldı.

Sarı-Kırmızılılar’ın en çok zorlandığı ekipler, genelde istediğini almak için anti futbola sarılanlardı. Tabii ki Galatasaray’ın gücünün yetmedikleri de oldu aralarında, onları bu sınıfın dışında tutuyor ve alkışlıyoruz. Zaten siz futbol adına sahada doğruları ne kadar yerine getirirseniz getirin, yine de kazanmanız garanti değildir, çünkü karşınızda sizden bağımsız bir rakip söz konusudur.

Rijkaard-Neeskens ikilisinin öğretisi, birinci aşamayı geride bıraktı artık. Bol hazırlık paslarıyla topu ayağında tutmalar, terse atılan toplarla rakip savunmanın yerleşimine çomak sokmalar, çok adamla rakip alanda bulunmalar, ceza alanına sürpriz isimler sürmeler, topyekün golü düşünmeler gibi uygulamalarda ciddi yol alındı. Ancak bu anlayışın uygulamada eksik kalan yanları da söz konusuydu. Şöyle ki;

1- Pas trafiğinin rakip alanda değil de, riskli ve anlamsız bir biçimde savunma oyuncuları arasında yapılması...

2- Kaptırılan her top sonrası hemen uygulanması gereken takım halinde pres...

3- Topu eveleyip gevelemeden, en az riskle bir an önce rakip alana taşımadaki beceri yüzdesinin düşüklüğü...

4- Savunmanın orta sahaya çıktığı anlarda arkaya ve araya atılan toplardaki konsantrasyon/yer tutma/sezgi/hamle/takım savunması eksikliği...

5- Maçın her ilerleyen dakikasında biraz daha kendini hissettiren kondisyon yetersizliği gibi...

‘Rakip zayıftı’ diyebilirsiniz. Buna karşın Denizli Belediye karşısında izlediğim Galatasaray’da, bu eksiklerin giderilmesi ve sistemin ikinci aşamasına geçişin olumlu sinyallerini gördüm ben. Ama bu süreç sancılı olacaktır, haberiniz ola! Güzeli istiyorsanız, diğerlerinden farklı olmak sizi mutlu ediyorsa, sabır ve desteğe devam!

21 Ocak 2010, Perşembe 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Neill değil bir üst level‘’

Lucas Neill’le birlikte Galatasaray, Haldun Üstünel-Murat Yalçındağ ikilisinin ön plana çıktığı son dönemdeki ‘çok yönlü/doğru/nokta transferlerine’ bir yenisini daha ekledi. Avustralyalı’nın özelliklerini bir kez de ben anlatmayacağım uzun uzadıya... Her şey yazıldı, çizildi... Üstelik İngiltere ligi maçlarını takip edenler pek çoğunu biliyor bu özelliklerin! Neill’in alınması, Sarı-Kırmızılılar’da ne gibi değişimlere yol açabilir, biz ona bakalım:

1- Sağ bek de oynayabilen Neill’in, ‘varolan şartlarda’ Galatasaray’da sağ stoper olarak görev yapacağı kesin gibi. Bu durum, aklı her daim hücumda olan, çıktığında ise bir gözü arkada kalan sağ bek Sabri’yi rahatlatacak ve daha agresif çıkışlar yapmasını doğuracak ki, Keita ile birlikte zaten sazı soldan alan bu kanat, rakipleri için daha öldürücü olacak.

2- Hücum futbolunun bir gereği olarak, savunmasını orta sahaya kadar çıkartmak zorunda kalan ve bu nedenle atılan araya ya da uzun toplar sonrasında kalesinde tehlike yaşayan Galatasaray, Neill’in tecrübesi/savaşçılığı/hamle zamanlaması gibi artılarıyla bunu en aza indirebilecek. Havadan gelen duran yan toplarda ise, karamboller ve çarptı/girdiler dışında önceki kadar pozisyon vermeyecektir.

3- Neill’in gelişi, beraberinde sadece Sarı-Kırmızılılar’ın değil, herkesin büyük takdirini toplayan Harry Kewell’in sözleşmesini en az 1 yıl daha uzatma müjdesini de beraberinde getiriyor. Bu yönde bir gelişme ve açıklama olmasa da, mantık bunu işaret ediyor. Neill’in transferi sadece Kewell’la 1 yıl daha devam etmeyi sağlayacak olsa bile, inanın Galatasaraylı taraftarların büyük bir çoğunluğu buna dünden razı olur!

4- Gelelim can alıcı konuya... Premier Lig’de geçirdiği onca sezonda kanıtladığı artılarını yazan bazı arkadaşlar ille de bir kılçık atacak ya, Neill’in geriden oyun kurma özelliğinin olmadığından söz ediyorlar. Allah’ını seven biri çıksın desin ki, ‘şu takımdan şu isim, bu özelliği ile takımının hücum etkinliğini sırtlıyor.’ Bu bazı arkadaşlar, geriden oyun kurmayı stoperlerin asist yapması olarak algılıyor! Stoper topla çıkmaz, çalım atmaz, bunun yanında tabii dan-dun da vurmaz! Boş pozisyonda ise kalecisinden aldığı topla bir-iki garanti/hazırlık pası yapar, bu arada orta sahada bu göreve soyundurulmuş nitelikli arkadaşlarından biri yaklaşır ve ‘ver bana’ der, olay da orada biter. Haaa, stoper duran toplarda gol arar, oyunun sıkıştığı anlarda (yerine bir arkadaşını bırakarak) bulduğu koridordan topla dalış yapar, şut atar, eyvallah! Ama söylendiği gibi geriden oyun kurmak, stoperlerin sazı eline alması anlamına gelmiyor! Abartmayalım!

Züğürtlerin derdi
Digitürk Genel Müdürü Ertan Özerdem, çuvalla para karşılığı kazanılan naklen yayın ihalesi sonrası bir noktaya dikkat çekti. Birtakım çenebaz züğütler ise, zenginin parasını hesaplamaktan bu mesajı da ıskaladı! ‘Maalesef’ demiyorum artık, çünkü bu birtakımların büyük çoğunluğu, spor programlarında bir koltuk kapmak, bir kanalın spor ombusdmanlığına soyunmak ve doğal olarak gelsin paralar demekten başka bir düşünce taşımıyor. O nedenle sporun ve mesleğin özüne zaman ayıramıyorlar! “Sert fauller yapılmasın. Oyun gereksiz yere durdurulmasın. Futbolun albenisi, heyecanı öldürülmesin. Maçlar gollü, heyecanlı, çekişmeli, eğlenceli geçşin.” ‘Aşağı yukarı’ bu sözlerin sahibi, Digitürk CEO’su sayın Özerdem... Eh, o birtakımlar artık bu sözleri üzerinde konuşulmaya değer bulurlar sanırım!

Bu çağda bu kafa
Ahmet Dedehayır demeye getiriyor ki, “Bir Galatasaraylı, bir Fenerbahçeli ile nasıl biraraya gelir. Onlar bizim düşmanımız.” Fenerbahçe’nin merkezi Kadıköy’de oturuyorum. Eşim Fenerbahçeli... Aile dostlarımın çoğunluğu da... Evim, Saracoğlu’na birkaç yüz metre uzakta ve çoğu maçı televizyonun sesini kısarak, stattan gelen tezahüratlar eşliğinde izliyorum. Galatasaray’a olan sevgim/saygım, Fenerbahçe düşmanlığından kaynaklanmıyor. Ezeli rekabetle, ezeli rezalet arasındaki farkı bu saatten sonra anlamanızı beklemiyorum sizden, ama bu çağda bu düşünce, vah, vah!

17 Ocak 2010, Pazar 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Sadece Aslan'ın sorunu değil bu!‘’

Hani birilerin sürekli Galatasaray için, “Rakibe bu kadar da pozisyon verilmez ki” diyor ya... Umarım o birileri, geçen hafta sonu oynanan Tenerife-Barcelona maçını izlemişlerdir! Ve hani o geçen yılı 6 kupayla kapatan Barcelona var ya, işte o Barcelona’nın ilk 20 dakikada vasat rakibine bir anda 4 fark oluşabilecek pozisyonları nasıl verdiğini görmüşlerdir! Ve de 90 dakika sonra skorun Barcelona lehine nasıl 5-0 gerçekleştiğini de... Skordan daha önemlisi, o 5-0’ın ‘ilk 20 dakikadaki anlayışını sürdüren’ aynı takım tarafından elde edilmiş olmasıydı. Yani bir galibiyetten daha fazlasıydı Katalan ekibinin futbolseverlere anlatmak istediği, tabii anlayana! Şunu ısrarla söylüyorum, bu oyun anlayışı, rakip ne kadar zayıf olursa olsun, karşı tarafa da kazanma şansı tanıyor. Bir futbolsever olarak bunu önemsiyorum, o nedenle de futbol benim için bir galibiyetten fazlasıdır!

Chelsea’nin antifutbolu
Unutulmamalı ki, göze hoş gelen hücum futbolunda, rakiplerin oynama isteğinin de önemli payı var. İlgili olanlar iyi hatırlar geçen sezon Barcelona-Chelsea arasında oynanan Şampiyonlar Ligi yarı final maçlarını... Sıfır pozisyonlu iki 90 dakikayı yaşatanların arasında aynı Barcelona vardı, ama yine oynamak isteyendi... Onu sadece durdurmaya çalışarak ‘anti futbolu’ benimseyen Chelsea’nin eseriyde o iki sıkıcı, insanı futboldan soğutucu 90 dakika! Sonuçta son anda gelen golle de olsa, turu atlayan yine oynama yanlısı oldu. Oysa Chelsea de baştan beri hep oynamayı isteseydi ve öyle elenip gitseydi keşke! Kaybeden milyonlarca futbolsever oldu sonuçta, sadece Chelsea değil!

Bu üç konu çok önemli
Olayın bir başka boyutu, oyunu rakip alana yıkmak için savunmasını orta sahaya kadar çıkartan bu anlayışın, arkaya atılan uzun toplarda, atağa çıkarken kaptırılan toplarda kalesinde tehlikeler yaşamasının çok doğal olduğudur. Bu risk olmadan hücum futbolu oynayamazsınız çünkü. O nedenledir ki, hücum futbolu oynayacaksanız, bu tip tehlikelere de hazırlıklı olmalısınız. Ve ona göre de önlemlerinizi almalısınız. Bunun olmazsa olmazı da, seri, iyi yer tutabilen, en az rakibi kadar inatçı bir stoper... Organize bir takım savunması... Ve atağa çıkarken top kaptırmamaktır. Galatasaray’ın en büyük eksikleri bugün için budur. Ama tüm bunlar çalışmayla aşılabilir.

*****

Çabukluk ve panik

Arsenal ile Everton arasında hafta sonu oynanan maç, bir ders niteliğindeydi. Arsenal’ın, 2-1 yenik girdiği uzatma dakikalarında panik yapmayıp, sistemine ve anlayışına ihanet etmemesi, yine örnek olmalı Galatasaraylı futbolculara! Yani uzatmanın bile son anları yaşanırken, 3-4 doldur-boşalt yerine, Arsenal’ı Arsenal yapan özellikte 1 tane atak geliştirme tercihinin kullanılmasından söz ediyorum. Bunu alkışlanır kılan, evinde, binlerce taraftarının önünde, mutlaka kazanılması gereken bir maçta yapabilmeleriydi. Uzatmanın da uzatmasında gelen golle beraberliğe ulaştılar, ama kazandıkları/kazandırdıkları, o 1 puandan çok daha fazlasıydı! Galatasaray’ın zaman zaman başaramadığı konulardan biri de işte bu; çabuk oynamakla paniklemeyi birbirine karıştırmak!

*****

Saldırın... Durmadan...
Galatasaray’da arsızca rakip kaleyi düşünen futbolcu sayısı her geçen gün artıyor. Sabri, Keita, Arda, Kewell, Baros, hatta Mustafa Sarp ve Servet Çetin... Şimdi bunlara Caner de eklendi. Günümüzün ve geleceğin futbolcu tipi olan Caner’in bonservisi mutlaka alınmalı. Keşke şartlar oluşsaydı da, Bursasporlu Sercan Yıldırım da transfer edilebilseydi... O da çok önemli bir yetenek. Sadece Galatasaray’ın ihtiyacı olduğu için değil bu dileğim... Sercan’ın da Galatasaray’a ihtiyacı olduğunu düşünüyorum! Umarım Bursaspor Yönetimi vermeme kararından ötürü ileride pişman olmaz.

14 Ocak 2010, Perşembe 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Cim Bom'un misyonu‘’

Aslında futbolumuzun temel sorunlarından biri, hayatının her alanında ‘salt kazanmayı’ her şeyin üstünde tutanların yaptıkları yorumların ‘futbolu yönetenlerce’ ciddiye alınması, onlara yönlendirici payesi takılması, ceplerinin doldurulması ve şöhretlerinin pohpohlanmasıdır. Oysa nasıl ki, taraftarların futbolsever olanı makbul ise, yazarların da skorseverleri değil, futbolsever olanları el üstünde tutulmalı. Bu oyunun çıkış ve varış noktasında da gol atmak var, işte birileri hep bunu unutuyor ya da ıskalıyor maalesef!

Futbolu, her iki takımın da ‘mükemmel savunma yaptığı’ maçlarda bile en kısır skorun 100’lerle ifade edildiği basketbolla açıklamaya çalışanların, ortalama 1-2 golle kapanan 90 dakikalar için de ‘savunma da savunma’ diye yırtınmalarını anlamak olanaklı değil bu nedenle...

Antifutbola geçit yok
Eloğlu artık bırakın 90 dakikanın her anında bir top için dişe diş mücadele etmeyi, topa sahip olduğunda sürekli karşı kaleyi düşünmeyi... Artık savunması yerleşmiş bir takımın topu taça atmasını bile ıslıklıyor! Diyor ki oyuncusuna, antrenörüne, başkanına, ‘savunman yerini almış, sen topu kazanmaya ve bir an önce karşı kaleye taşımaya çalış.

Onca para veriyorum, zaman ayırıyorum, bunun karşılığını ver bana. Niye taça atıp, gereksiz faul yapıp oyunun hızını kesiyorsun.’

Haksız mı? Savunmada az adamla, dengesiz yakalanırsın, o zaman at taça, yap faulünü... Aksi durumda bunun adı antifutboldur. Yine futbolsever-taraftarlar diyor ki, ‘antifutbolla kazanacağın puan ya da puanların için seni alkışlamam.’ İşte bu anlayışa ulaşıldığı anda, futbolumuzda da yeni bir sürece girilmiş olacaktır. Oyunun keyif yönü ön planda tutulup ödüllendirildiğinde, yani taraftar-futbolseverler tribünlerden bunu yüksek sesle talep etmeye başladığında, takımlarımız, antrenörlerimiz ve yöneticilerim buna kayıtsız kalamayacaktır.

Galatasaray buna mecbur
Varlığını ve tüm unvanlarını ‘hücum futboluna’ borçlu olan Galatasaray’ın, işte bu nedenle ‘her türlü bedeli ödeme pahasına’ bu misyonu sürdürmesi gerekiyor. Kulaklarını antifutbolu savunanlara tıkamalı, ikinci yarı ile birlikte yine seyri güzel, pozisyonu fazla, ‘karşı takıma da kazanma şansı tanıyan’ anlayışına geri dönmelidir. Futbolseverleri, antifutbol oynayan takımları ve bunu alışkanlık haline getiren futbolcuları ıslıklamaya davet ediyorum. Aksi takdirde ortada izlenmeye değecek futbol adında bir oyun kalmayacak. İnanın son dönemde bizim maçları, salt mesleğim gereği izliyorum. Ve aynı saatte İngiltere ya da İspanya Ligi’nden canlı bir yayın varsa, bizimkileri geceyarısından sonra banttan takip ediyorum. Galip gelme uğruna, Ali Sami Yen’de skoru korumayı düşünen Galatasaray ya da Kadıköy’de bile kontratak anlayışı benimseyen Fenerbahçe şampiyon olsa n’olur, olmasa n’olur!

*****

Ali Turan vakası
Kulüpçülük anlayışımız da sakat bizim... Örneğin Ali Turan’la belirli bir süre için, bir bedel karşılığında anlaşma imzalamışsın. Sözleşmesinin biteceği sezonun ortasında diyorsun ki, “Gel bana imza at, para kazandırarak git.” Yahu kardeşim, adam sana aldığı paranın karşılığını vermiş mi, vermiş... Daha ne istiyorsun, anlaşılır gibi değil... Bu konuyu geriye dönüp de değerlendirebilirsiniz. Emre ve Okan’ın gidişleri ya da Mustafa Sarp’ın gelişi gibi... Kurtulamadık şu bencillikten ve ilkellikten yani! Bir de Süleyman Hurma, Kayserispor’un çıkarını mı korumak istiyor, Galatasaray’a mı takıntılı, pek anlaşılamıyor!

*****

Sercan’ın adresi
Bursaspor’un zirveyi zorlaması sevindirici. Bu nedenle hiçbir futbolcusunu kaybetmemesi, aksine takımın eksik bölgelerine takviye yapması şart. Ancak Sercan Yıldırım konusu farklı. Daha önce de benzer durumlar yaşandı. Transfer söylemleri ayyuka çıkınca, o futbolcudan verim alınması zora giriyor. En iyi çözüm, Bursaspor’un da çıkarları gözetilerek, Sercan’ın Galatasaray’a transfer olması. Cim Bom’un onun özelliklerine sahip golcüye ihtiyacı var, Sercan’ın da büyük bir Avrupa takımına gitmek için şöhretli bir basamağa... Bir de Bursa’nın paraya ihtiyacı varsa, bu işin gerçekleşmesinden doğal ne olabilir ki!

*****

Yeni kupa zamanı!
2000’deki UEFA Kupası’nın üzerinden, 5 ay sonra tam 10 yıl geçmiş olacak! Anketler, genelde 10 yıllık zaman dilimi baz alınarak yapılıyor. Ve 2000’in hatırına Cim Bom olsun, Fatih Terim olsun, dönemin futbolcuları olsun hep zirvede yer alıyordu. Dikkat, zaman aşımına uğruyorsunuz!

02 Ocak 2010, Cumartesi 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Aman Servet sakın ha!‘’

Frank Rijkaard-Johann Neeskens ikilisinin oturtmaya çalıştığı ‘pas futbolu anlayışına’ geçişin o kadar kolay olmayacağını baştan bu yana söyledik. Öncelikle, buna uygun malzeme sıkıntısı söz konusu... Sistem hem zor, hem de ısrarlı çalışma ve özveri istiyor. Ama en önemlisi disiplin! İşte Galatasaray’ın son haftalarda teklemesinin altında yatan en büyük etken de, bu saha içi disiplininden uzaklaşma!

Futbolcuların çok yönlü olması ayrı, asli görevleri ise apayrı bir konu! Bu sezon özellikle Servet Çetin’deki aşırı oyuna katılma arzusu göze batıyor örneğin... Bir stoper olarak asli görevi olan savunmayı ihmal etmediği sürece bunda bir sakınca yok tabii... Duran toplarda rakip ceza alanına gitmesi oyunun ve boyu itibariyle de doğanın bir gereği... Ama topla birlikte abartılı biçimde hücuma çıkmaları büyük sorun yaratıyor! Son Ankaragücü maçında Ceyhun’a müdahale edememesinin altında da işte bu ‘aşırı ve kontrolsüz efor harcaması’ yatıyor. Tamam, hücum futbolunda herkesin gol için katkı yapması gerekir, ama yeteneğine, gerekliliğine, gücüne göre olmalı bu... Yoksa ‘bırak savunma güvenliğini, topla/tüfekle git rakip 18’e’ değil hücum futbolu... Önce disiplini elden bırakmayacaksın, asli görevini yapacaksın, sonra gerektiğinde takımına ‘artı değer’ katacaksın. Özü bu! Servet deli dolu bir futbolcu, hırslı, mücadeleci, elindekini sonuna kadar verme heveslisi... Zaten beni korkutan da bu özelliği!

Ermenistan maçında attığı gol, umarım kendisini Milan Baros hissetmesine neden olmaz! Çünkü Trabzonspor’un gerçek gücü, puan cetvelinde bulunduğu yer ile doğru orantılı değil!

İki takımın maçları her zaman zevkli ve bol pozisyonlu geçmiştir. Çünkü yıllardan beri hep açık futbol oynama ilkesini ön planda tutmuşlardır. Bir anlamda, kurnazlık yapmadan, futbolu katletmeden, ‘gel tokuşturalım bakalım, kimin yumurtası sağlam’ anlayışı hakimdir bu buluşmalara. Yarın akşam ‘fark yerim, puan kaybederim’ kaygısından uzak, futbolun güzelliklerinin sunulmaya çalışılacağı yeni bir 90 dakika yaşatacaklarına eminim.

17 Ekim 2009, Cumartesi 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Frank Rijkaard'a 'satırlı' saldırı‘’

Sahadaki herkesin gole ‘bir şekilde’ katkı sağlamasını ve maçlarda pozisyon/estetik zenginliği olmasını beklerim. Çünkü yaşamımdan/diğer hobilerimden/sevdiklerimden ‘çalıp’ ayırdığım o her 90 dakikalık dilimlerin tüm bunlara değmesini isterim. Bazıları gibi yavan bir maçın ardından ‘17’de 17 galibiyet aldık, bir rekor daha kırdık’ mastürbasyonu yapmam yani! Futbolsever olarak, futbolun güzelliklerini izlemek isterim, öncelik bundan ibarettir.

Haaa, Adnan Polat ya da Aziz Yıldırım konumunda olurum, o zaman başka... ‘Kazanalım da, nasıl kazanırsak kazanalım’ yaklaşımını, yöneticilerin ‘olayın ekonomik boyutu’ penceresinden bakarsam anlayabilirim. Tek hobisi, yaşama tek bağlılığı taraftarı olduğu takımın başarısı olanları da bu nedenle bir yere kadar anlayabilirim. Ama bir futbol eleştirmeninin, sırf berabere kaldığı ya da yenildiği, daha da gerçekçisi, ezeli rakibinden geri düştüğü için bir teknik adama veya bir futbolcuya ‘satırlarla’ acımasızca saldırmasını anlamam, anlayamam.

Zaten en büyük sorun da bu... Hayata nasıl bakıyorsa insan, futbola bakışı da öyledir. Eğer sen bir takımın şampiyonluk gecesine gidip halaylar çekip, horonlar tepiyorsan, o kulübün başkanıyla, yönetimiyle, muhalefetiyle ‘bir şekilde’ parasal konularda dirsek temasındaysan, eh, o yazılarını da, o söylemlerini de bu şekilde yapman çok doğaldır o zaman! Özetle, ‘spor yazarı/gazeteci’ ile diğerleri arasındaki farkını anlamak isteyenlerin, olaya buradan bakması gerekmektedir.

Gelelim hücum futbolunun savunma yapmamak, kendini kaybetmişçesine ailece saldırmak, asli görevinden uzaklaşmak olmadığını anlatan örneğimize... Bir stoper düşünün, duran toplarda rakip ceza alanına gider ve gol arar... Ama aynı stoperin en önemli işi, rakiplerle boğuşmak, arkadaşlarının boşluğunu doldurmak, kısaca savunmaktır işte. Diyelim ki, biraz daha hücum ağırlıklı bir anlayışla oynayan takımın elemanısınız. 90 dakikada bir-iki kez, ama gerek duyulduğunda, riski de göre alarak hücuma katılabilirsiniz. Ama Servet gibi, 90 dakikanın her anında, Messivari biçimde rakip sahada slalom yapmaya kalkarsanız, bitersiniz! O zaman da, ahı gitmiş vahı kalmış Ceyhun bile üzerinize basıp geçer ve madara olursunuz! Hücum futbolu, ‘disiplinsizliği’ kesinlikle kaldırmaz. O nedenle sorun Rijkaard’da ya da sistemde değil, bazı futbolcuların kavrama yavaşlığında!

*****

Sabri’siz ve Keita’sızlık
Sistem önemli, ama o sisteme uygun futbolcuların varlığı da yabana atılmamalı. Sarı-Kırmızılılar, geçen sezonlarda sol kanat ağırlıklı saldırıyordu. Keita’nın gelişi ve Sabri ile uyumuyla birlikte çift kanatlı oynamaya başladılar.

Bir de maç içinde forvetin rotasyonu devreye sokulunca, rakiplerin işi daha zorlaşmıştı. Son Ankaragücü maçında sağ kanatsız olmanın acısını çekti Cim Bom. Sabri ve Keita olmayınca, sol taraf da değişti, hatta savunmanın göbeği de... Eee, bu kadar değişikliğe uğrayınca, dengesizlik de kaçınılmaz oluyor. Sahaya 11 kişi çıkmak ayrı, 11 formda isimle çıkmak apayrı!

*****

Cim Bom’u 10 kişi bırakın
Bu sezon öylesine bir bakış var ki Galatasaray’a karşı, gerçekten insanın aklı almıyor. İlk maçlarını, iyi de oynayarak kazanan takım için, ‘Hele bir ciddi rakiplerle oynasın’ dendi ilkin.

Oynadı ve kazandı da... Ardından hiç geriye düşmedi, bir de o zaman görmek gerek’ düşüncesi ortaya atıldı. Penaltıları verilmedi ve geri düşürüldü, birini kazandı, birini kaybetti. Şimdi sırada, ‘10 kişi kalınca ne yapacaklar bakalım’ sorusuna bir yanıt aranıyor. İlk maçta, özellikle de ilk yarım saat içinde bir Galatasaraylı atılsın ve bu merak da giderilsin! Abartmıyorum, gidişat bu yöne doğru!

*****

6 yetmez 16 olsun!
Kasımpaşa, Sturm Graz ve Ankaragücü maçlarında Galatasaray’ın resmen 3 penaltısı yendi. Üçü de görülmeyecek türden pozisyonlar değildi. Hakemler öyle yorumladı! O nedenle diyorum ki, değil 6, 16 hakem yönetse maçları, bu yorumlarla aynı tas aynı hamam!

*****

Ayhan’ı aramak
Ayhan Akman’ın savunma ile hücum hattını birbirine yakınlaştıran çabaları, Sarı-Kırmızılılar için büyük anlam ifade ediyor. Ancak sakatlıktan döndükten sonra bir yetersizlik seziliyor Ayhan’da... Linderoth döndüğünde bir süre dinlendirilmeye ihtiyacı var.

10 Ekim 2009, Cumartesi 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Rijkaard'ın cini!‘’

Kasımpaşa maçında ilk yarının son dakikası... Arda Turan kaleci ile karşı karşıya kaldı, ama sağ ayağının dışıyla kötü vurdu. Hemen solunda bomboş durumdaki isim Mustafa Sarp’tı...

Keita’nın mükemmel ara pasında topu ağlara gönderen Nonda kaleciyi çalımlarken açısını kaybetseydi, alternatif olarak asist yapacağı isim hemen sağındaki Mustafa Sarp’tı...

Arda Turan’ın soldan nefis ortasına, öne doğru 45 derece açıyla yükselen Nonda kafayla kaleciden önce topu ağlara gönderdiğinde, ceza yayı üzerinde rakipten dönebilecek topu bekleyen isim Mustafa Sarp’tı...

Arda Turan’ın, kaleye arkası dönük pozisyondaki Kewell’ın kendisine bıraktığı topu iki pozisyonda kaleciye nişanlaması sırasında, hemen solunda bomboş durumda ‘ver de atayım Kaptan’ diye yırtınan isim Mustafa Sarp’tı...
Yine Arda Turan’ın kafasında top hem üst, hem de yan direği sırayla öperken, çizginin hemen dibinde bulunan ve topun teğet geçtiği isim yine Mustafa Sarp’tı... Özetle Rijkaard’ın cini bu Sarp, görünen o...

Bu arada Galatasaray’ın geriye düştüğü pozisyonda golü atan Moritz’i kaçıran da aynı Mustafa Sarp’tı, bunu da atlamış olmayalım!

Bu resitalini geçelim şimdilik...
Nonda’nın kafa golünde hemen arkasında bekleyen isim stoper Servet Çetin’di... O sırada soldan kopup gelen solbek Caner Erkin’di... Diğer stoper Emre Aşık da, aynı anda Kasımpaşa ceza alanındaydı...

Tüm bu gerçeklerin ışığında, ‘Galatasaray Servet Çetin, Emre Aşık, Mehmet Topal, Mustafa Sarp gibi 4 savunmacı ile oynuyor’ diyen her şeyi çok bilenler ne kadar doğruyu konuşuyor olabilir! Diğer bir ifadeyle, ‘forvette 4 özgür adam var, onlar işi bitiriyor’ söylemi ne kadar gerçeği yansıtabilir.

Bunu da geçelim...
Böylesine ailece golü düşünen bir takımın, rakibinin diri olduğu anlarda, (özellikle bir de süratli isme sahipse Youla gibi örneğin), atılan uzun toplar sonrasında kalesinde pozisyonlar görmesi anormal bir durum mudur, hayır... Bunca pozisyona girmezse, Galatasaray onca golü atabilir mi, yine hayır...

O zaman futbolu da, Galatasaray’ı da doğru yorumlamak gerekir! Birileri bunu bilmiyorsa, görmüyorsa, anlamıyorsa sorun yok! Eğer üç kuruşluk daha fazla para/şöhret ve birilerine ya da bir gruba/kulübe yaranmak için bilinçli olarak/ısrarla kendi insanlarını aldatıyorsa da, Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın bu futbol katillerini!

*******

Shabani Nonda keşfedildi!
14 Ocak 2008, yaklaşık 2 yıl öncesi. Yazımın başlığı ‘Drogba mısın be mübarek.’ İşaret ettiğim isim Nonda.” Demişim ki, “Çok yönlü bir forvet. Kenarları kullanan, topla gerektiğinde yumuşak, tilki gibi kurnaz, hep olması gereken yerlerde Kongolu. Vuruşları sert değil, ama etkili. Her pozisyonda aynı şekilde topa vurmak, düşünce fakirliğinin işaretidir. Ya da aksi, her durumda yeni vuruş denemek, beyniyle hareket ettiğinin belgesi. Yalnız daha güçlenmesi ve takımla bütünleşmesi şart...” Kasımpaşa maçında, üstelik yarım saatlik bir zaman diliminde birbirinden farklı özellikte vuruşlarla üç gol birden atınca, futbol uleması diye geçinen ve çavulla para götüren ‘göbek adı Kafiş olanlar’ Nonda’yı nihayet keşfedebildi bugün! Günaydın beyler!

*******

Böyle rekabet olmaz olsun!
Kulübü için böylesine dev yatırımlar yapan Aziz Yıldırım gibi bir başkanın koyduğu ‘3 yıl üst üste şampiyonluk’ gibisinden ‘sınırlı’ hedef, camiası adına ne kadar küçültücüyse, Daum’un “Benim işim güzel futbol oynatmak değil, şampiyon yapmak” açıklaması da futbolun katledilmesi anlamına geliyor. Her alanda ezeli rakibinin gerisine düşen ve son kalelerini de birer birer kaybetmeye başlayan Fenerbahçe, sadece yüzbaşılıktan terfi etmekle yetinmemeli! Hele hele de bunu asla dillendirmemeli. Bu küçük hayaller, böylesine büyük bir kulübe hiç yakışmıyor. Avrupa’da büyük hedefler belirleyin ki, o yolda verdiğiniz mücadeleler sonucunda Galatasaray’ı zaten bazı konularda ‘yine’ geçersiniz. Sarı-Lacivertli taraftarlar tepkilerinde kesin haklılar!

*******

Şovmenin ölümü!
Yılmaz Vural’ın oyun planı tek kelimeyle rezaletti. Toplama bir takım, henüz birlikte yapılabilen üç-beş idman... Ve sen böyle bir kadroya, şu anda Türkiye’nin her bakımdan en hazır takımına karşı diyorsun ki, saldır! Sen takımını değil, her zamanki gibi kişisel şovunu düşündün Vural. Hem kendini, hem futbolcularını rezil ettin, Kasımpaşa’yı da iyice bitirdin!

*******

Akıllı taktik
Rijkaard, sürati ve çabukluğu nedeniyle Sabri ve Aydın’da ısrar etti. Sabri malumunuz, eksileri olsa da vazgeçilemez. Kewell’a, Aydın’ın yedeği olarak sezona başlamak dokunmuş olacak ki, Avustralyalı artık en çok koşanlar arasına giriyor, nazar değmesin! Şimdi Caner Erkin geldi.

İki-üç hafta sonra ya Caner 11 soyunur, ya da Hakan Balta bir seviye üste çıkar!

24 Eylül 2009, Perşembe 04:30
YAZININ DEVAMI