Arama

Popüler aramalar

‘’Berlin’deki Gençlere Uzanan El: Sporla Güçlenen Aidiyet‘’

“Berlin’deki vatandaşlarımız canımızdan bir parça…”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sözleri, yurt dışında yaşayan milyonlarca vatandaşımızın sadece ekonomik ya da siyasi değil; sosyal, kültürel ve sportif anlamda da Türkiye için ne kadar önemli bir değer olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Bundan yaklaşık 4-5 ay önce Berlin ziyaretimde, Türkiye Cumhuriyeti Berlin Başkonsolosu İlker Okan Şanlı ile yaptığımız sohbet bugün çok daha anlamlı hale geldi. O gün bana söylediği sözler, Cumhurbaşkanımızın açıklamalarıyla birlikte zihnimde yeniden yankılandı ve bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

Başkonsolos Şanlı, özellikle Berlin’de yaşayan Türk gençlerinin sayısının her geçen gün arttığını, bugün artık 300 binleri aşan Türk nüfusunun önemli bir bölümünü çocuklar ve gençlerin oluşturduğunu ifade etmişti. Ancak en dikkat çekici vurgusu şuydu:

Türkiye’nin bu gençlere spor yoluyla dokunması gerekiyor.

Gerçekten de bu sözün üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor.

Berlin’e Spor Müşavirliği Şart

Bugün nasıl ki vatandaşlarımızın ticari faaliyetleri için ticaret ataşelikleri, eğitim süreçleri için eğitim müşavirlikleri bulunuyorsa; artık spor alanında da kurumsal bir yapılanmanın hayata geçirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Özellikle Almanya özelinde düşünüldüğünde, böyle bir yapı için Berlin adeta biçilmiş kaftandır.

Bu noktada çok önemli ve yapısal bir öneriyi güçlü şekilde dile getirmek gerekiyor:

Berlin’de “Spor Müşavirliği” kurulmalıdır.

Nasıl ki eğitim müşavirlikleri gençlerimizin akademik geleceğine katkı sağlıyorsa, kurulacak bir Spor Müşavirliği de Avrupa’da yaşayan Türk gençlerinin sportif gelişimini organize edecek, onları Türkiye’deki federasyonlarla buluşturacak ve yetenekli sporcuların keşfedilmesine öncülük edecektir.

Bu yapı sadece futbol için değil; basketboldan atletizme, yüzmeden dövüş sporlarına kadar birçok branşta Türk gençlerinin önünü açabilir. Aynı zamanda gençlerin spor kulüplerine erişimini kolaylaştıracak, ailelerle koordinasyon sağlayacak ve Türkiye ile Avrupa arasındaki sportif bağı kurumsal hale getirecektir.

Çünkü bugün Avrupa’da yetişen binlerce Türk genci büyük bir potansiyel taşıyor. Ancak bu potansiyelin doğru yönlendirilmesi için sistemli bir organizasyona ihtiyaç var. İşte Spor Müşavirliği tam da bu eksikliği giderecek stratejik bir adım olacaktır.

Türkiyemspor’dan Yükselen Umut

Yıllar önce yine Berlin ziyaretimde Türkiyemspor’u ziyaret ettiğimde buna bizzat şahit olmuştum. O kulüpte gördüğüm organizasyon yapısı, gençlerin spora olan ilgisi ve aidiyet duygusu beni derinden etkilemişti.

Orada sadece futbol oynanmıyordu…

Aynı zamanda kimlik korunuyor, disiplin öğretiliyor, gençler kötü alışkanlıklardan uzak tutuluyor ve geleceğe hazırlanıyordu.

İşte tam da bu nedenle, yurt dışında yaşayan gençlerimizi sporla buluşturacak güçlü projelere ihtiyaç vardır.

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde Türk kökenli genç sporcular farklı ülkelerin milli formalarını giyiyor. Elbette onların başarıları hepimizi gururlandırıyor. Ancak Türkiye’nin de bu gençlerle daha güçlü bağlar kurması gerekiyor.

Spor federasyonlarımız ile Avrupa’daki gençler arasında sağlam köprüler kurulmalı; yetenek taramaları yapılmalı, ortak kamplar düzenlenmeli, akademik ve sportif destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Mesele Sadece Spor Değil

Çünkü mesele yalnızca spor değildir.

Mesele; aidiyet duygusudur…

Mesele; Türk bayrağını dünyanın dört bir yanında gururla taşıyacak nesillere sahip çıkmaktır…

Mesele; gençlerimize “Türkiye sizi görüyor, önemsiyor ve yanınızda duruyor” hissini verebilmektir.

Berlin’de yaşayan Türk gençliği büyük bir potansiyeldir. Doğru yönlendirme, güçlü organizasyon ve sürdürülebilir projelerle bu potansiyel yalnızca Alman sporuna değil, Türk sporuna da büyük katkılar sağlayacaktır.

Cumhurbaşkanımızın “Berlin’deki vatandaşlarımız canımızdan bir parça” sözü aslında tam da bunu anlatıyor.

Canımızdan bir parça olan gençlerimize uzanacak en güçlü el ise; eğitimle, kültürle ve sporla kurulacak samimi ve kurumsal bağ olacaktır.

14 Mayıs 2026, Perşembe 12:26
YAZININ DEVAMI

‘’Sessiz Liderlik‘’

Türk futbolunda başarı çoğu zaman gürültüyle, iddialı söylemlerle ve büyük yatırımlarla anılır. Oysa bazı hikâyeler vardır ki tam tersine, sessizlikten güç alır. Alanyaspor ve onun uzun yıllardır başkanlığını yürüten Hasan Çavuşoğlu, bu anlayışın en somut örneklerinden biri. 

Alt Liglerden Zirveye Uzanan Yol

2011 yılında göreve geldiğinde Alanyaspor, Türk futbolunun alt liglerinde mücadele eden mütevazı bir ilçe takımıydı. Kısıtlı imkânlara rağmen kurulan doğru yapı, sabırlı planlama ve istikrarlı yönetim anlayışıyla kulüp adım adım yükseldi. Bu sürecin en önemli dönüm noktası ise 2016’da gelen Süper Lig bileti oldu. Bir ilçe takımını en üst seviyeye taşımak, Türk futbolunda nadir görülen bir başarı olarak kayıtlara geçti.

Süper Lig’de Kalıcı Olabilmek

Ancak asıl başarı, çıkmaktan çok orada kalabilmekti. Süper Lig’e yükselen pek çok Anadolu kulübü kısa sürede yeniden alt liglere dönerken, Alanyaspor bu kaderi paylaşmadı. Ekonomik zorlukların arttığı, rekabetin her geçen yıl daha da sertleştiği bir ortamda, sürekli küme düşme hattına yakın seyretmesine rağmen ligde kalmayı başardı. Bu durum, kulüp yönetimindeki istikrarın ve kriz yönetimi becerisinin en net göstergesi oldu.

Bir Kimlik İnşa Etmek

Alanyaspor’u farklı kılan unsurlardan biri de sahadaki kimliğiydi. Belirli bir oyun felsefesine sadık kalındı, bu anlayışa uygun teknik direktörler tercih edildi ve transfer politikası da bu doğrultuda şekillendi. Sonuç olarak ortaya sadece mücadele eden değil, aynı zamanda izleyenlere keyif veren, ligin “renkli” takımlarından biri çıktı.

Göz Önünde Olmadan Yönetmek

Hasan Çavuşoğlu’nun başkanlık profili de bu hikâyeyi özel kılan unsurlardan biri. Medyada sık görünmeyen, polemiklerden uzak duran ve işini sessizce yapan bir liderlik anlayışı benimsedi. Bu nedenle kamuoyu tarafından çok ön planda olmasa da, kulübün geldiği nokta onun yönetim tarzının ne kadar etkili olduğunu ortaya koyuyor.

İstikrarın Karşılığı

Yıllardır görevde kalmak, Türk futbolunda başlı başına zor bir başarı. Ancak bu süreyi anlamlı kılan şey, süreklilikle birlikte gelen gelişim ve dirençtir. Bu sezon da takımını güvenli limana yaklaştırmayı başaran Çavuşoğlu, aslında uzun vadeli bir vizyonun ne kadar değerli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Sessiz, gösterişsiz ama sağlam… Alanyaspor’un hikâyesi, Türk futbolunda istikrarın ve doğru yönetimin en net örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

04 Mayıs 2026, Pazartesi 14:15
YAZININ DEVAMI

‘’Birleşik Krallık Büyükelçiliği Ankara Rezidansı’nda Tenisle Kurulan Köprü‘’

Ankara’da şubat akşamları erken kararıyor. Ancak dün gece Birleşik Krallık rezidansının ışıkları, sıradan bir diplomatik resepsiyondan fazlası için yanıyordu. Bu kez davetliler resmi bir görüşmeye değil, Türkiye tenis tarihini anlatan bir film ve kitabın lansmanına katılmak üzere bir araya gelmişti.

Birleşik Krallık Büyükelçiliği Ankara’nden aldığım nazik davet üzerine katıldığım gecede, son derece nezih ve özenle hazırlanmış bir ortamla karşılaştım. Daha ilk andan itibaren bunun yalnızca bir tanıtım değil, hafızaya ve emeğe saygı duruşu niteliğinde bir buluşma olduğu hissediliyordu.

Ev sahipliğini Birleşik Krallık’ın Türkiye Büyükelçisi Jill Morris ile Türkiye Tenis Federasyonu Başkanı Şafak Müderrisgil üstlendi. Sporun birleştirici diliyle kültürel diplomasinin aynı çatı altında buluştuğu zarif bir akşamdı.

Resepsiyonun odağında, Türkiye’de tenisin serüvenini anlatan film ve kitap vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’e, kulüp kültüründen uluslararası turnuvalara uzanan bu hikâye, aslında yalnızca bir sporun değil, modernleşme sürecinin de izlerini taşıyor. Tenisin Türkiye’deki köklerinin büyük ölçüde Britanya etkisiyle şekillenmiş olması ise geceye ayrı bir sembolik anlam katıyordu.

Konuşmalarda öne çıkan ortak tema sporun diplomasiye açılan kapısıydı. Büyükelçi Morris, sporun toplumlar arasında kalıcı bağlar kurduğunu vurgularken özellikle kız çocukları ve genç kadınlar için hayatları dönüştürme gücüne dikkat çekti. Müderrisgil ise Türk tenisinin geleceğinin, köklerine sahip çıkarak ve tarihini görünür kılarak inşa edildiğini belirterek, tenisi tabana yaymak ve gençlere ulaştırmak için yürütülen projeleri anlattı.

Ayrıca Büyükelçiliğin yalnızca bu etkinlikte değil, geçmişte Türkiye Futbol Federasyonu ile birlikte genç kızların sosyal hayata katılımını destekleyen projelerde de yer alması, sporun toplumsal dönüşüm gücüne dair umut verici bir tablo ortaya koyuyordu.

Resepsiyon, tenis camiasından pek çok ismi bir araya getirmişti. Uzun zaman sonra Başbakanlık’ta birlikte mesai yaptığım arkadaşlarımla karşılaşmak, eski günleri yad etmek ayrı bir mutluluktu. TED Spor Kulübü Vakfı Başkanı değerli dostum Selçuk Pehlivanoğlu ve Ankara Tenis Kulübü Başkanı Zeynep Göle ile sohbet etme fırsatı bulmak da geceyi kişisel olarak daha anlamlı kıldı.

Sonuçta bu lansman yalnızca bir film ve kitabın tanıtımı değildi; Türkiye tenisinin hafızasını kayıt altına alma çabasıydı. Ve belki de daha önemlisi, sporun iki ülke arasında kurduğu sessiz ama güçlü dostluğun zarif bir göstergesiydi.

Bazı geceler diplomasi masalarında değil, kortların hikâyelerinde yazılıyor.

18 Şubat 2026, Çarşamba 13:19
YAZININ DEVAMI

‘’Beşiktaş’ta Yeni Bir Rüzgâr‘’

Rüzgâr Taşla Ezilmez

Bundan bir kaç ay önce ki yazımda Gençlerbirliği’nin içinde bulunduğu tabloyu anlatırken şöyle demiştim:

“Herkes konuşuyor ama kimse kulübün geleceğine dair net bir yol haritası çizemiyor. ‘Küçük olsun, benim olsun’ anlayışı kulübün köklerine kadar işlemiş.”

Aslında yazarken sadece Gençlerbirliği’ni kastetmemiştim.

Çünkü bu cümle, ne yazık ki Türk futbolunun ortak kaderi.

Koltuk çok.

Fikir çok.

Ego çok.

Ama istikrar yok.

Ve en tehlikelisi de şu:

Herkes haklı, kulüp haksız.

Tam bu noktada tarihten bir anekdot paylaşmıştım…

İkinci Dünya Savaşı yılları…

Churchill, Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün konuğu olarak Élysée Sarayı’nda ağırlanır. Masada envai çeşit peynir vardır.

Churchill hayranlıkla sorar:

— “Fransa’da kaç çeşit peynir var?”

De Gaulle gururla cevaplar:

— “265.”

Churchill gülümser:

— “265 çeşit peyniri olan bir ülke yenilmez.”

De Gaulle’ün cevabı ise ders niteliğindedir:

— “Ama yönetilemez de… Bu kadar farklılığı kim idare edebilir ki?”

Bugün dönüp bakınca, bu diyalog sanki bizim kulüpler için yazılmış.

Herkes kendi peynirini savunuyor.

Herkes kendi doğrusunu mutlak gerçek sanıyor.

Ama ortak akıl bir türlü masaya gelmiyor.

Sonuç?

Bitmeyen tartışmalar, kaybolan yıllar, heba olan potansiyel…

Yazı yayımlandıktan sonra birçok Beşiktaşlı dostumdan aynı mesaj geldi:

Abi, anlattığın Gençlerbirliği değil… resmen Beşiktaş.”

İtiraz edemedim.

Çünkü manzara tanıdık.

Bir türlü kalıcı başkanlık düzeni kurulamıyor.

Daha Aralık gelmeden şampiyonluk defteri kapanıyor.

Her yeni yönetim çözüm üretmek yerine eskiyi suçlayarak başlıyor.

Enerji hep geriye harcanıyor.

Oysa büyük kulüpler geçmişle kavga ederek değil, geleceği planlayarak ayağa kalkar.

Sürekli enkaz devralanlar, bir süre sonra enkaz üretmeye başlar.

Kısır döngü tam da budur.

İşte tam bu ruh halindeyken BEGİKAD’ın davetine katıldım.

İlker Bayram’ın ev sahipliğinde iş dünyası ile spor camiasını buluşturan o salonda uzun zamandır görmediğim bir şey vardı:

Umut.

Sohbetler diri, yüzler canlı, hava pozitifti.

Ve gecenin doğal odağı: Fikret Orman.

Salona girdiği andan itibaren oluşan atmosfer ben de bir şeyler hissettirdi..

Konuşmasındaki özgüven, salondaki karşılığı, gördüğü teveccüh…

Açık söyleyeyim:

Bana göre yeni dönemin işaret fişeği Ankara’da yakıldı.

Kendisine de söyledim.

Adaylık kokusu geliyor” dedim.

Kabul etmese de ben o sürecin içinde olacağını gördüm.

Çünkü bazı geri dönüşler planlanmaz… hissedilir.

Ve o akşam o his fazlasıyla vardı.

Yıllardır Beşiktaş başkanları için söylediğim bir söz var:

“Rüzgâr taşla ezilmez.”

Beşiktaş’ın karakteri budur.

Baskıyla küçülmez.

Engelle durmaz.

Sıkışınca daha sert eser.

Bu kulübün tarihine damga vuran bütün başkanların ortak özelliği aynıydı:

Karar almak.

Sorumluluk almak.

Öne çıkmak.

Bugün camianın ihtiyacı olan şey de tam olarak bu.

Geçmişi didikleyen değil, geleceği kuran…

Bahane anlatan değil, vizyon koyan…

Tartışma büyüten değil, güven veren…

Bir rüzgâr.

Geçmişte kazandırdığı şampiyonlukların ve Beşiktaş’a modern bir stadın yapımına öncülük etmenin özgüveni var üzerinde. Ama asıl önemlisi, geçen yılların hem başarılarının hem hatalarının muhasebesini yapmış bir lider olgunluğu… Daha sakin, daha tecrübeli, daha kararlı bir Fikret Orman gördüm. Eğer yeniden yola çıkacaksa, temennim nettir.”

Rüzgâr gibi essin.

Durgunluğu dağıtsın.

Beşiktaş’a yeniden istikamet versin.

Çünkü bazı kulüpler için liderlik bir tercih değil, zorunluluktur. Beşiktaş da o kulüplerden biridir. Kara Kartal, tarih boyunca hep rüzgârla uçmuştur..

“Unutulmasın: Rüzgâr taşla ezilmez.”

13 Şubat 2026, Cuma 10:32
YAZININ DEVAMI

‘’Bu bir Ergin Ataman meselesi değil, bu bir değerler meselesidir‘’

Sessizlik de Bir Taraftır

Daha 40 gün önce bu sütunlarda altını çizmiştik:

Bu mesele ne tek bir maçla sınırlı ne de bir teknik direktörün kişisel problemi. Bu, sporun içine düştüğü değer erozyonunun açık bir göstergesidir.

Maccabi Tel Aviv maçı öncesi başlayıp maç boyunca devam eden küfürler, artık “tribün gerilimi” ya da “atmosfer” diyerek geçiştirilemez. Bu yaşananlar, uluslararası basketbol adına utanç verici bir tablodur. Daha da utanç verici olan ise bu tablo karşısında sergilenen derin sessizliktir.

Herkes Duydu, Kimse Duymadı

Ergin Ataman’ın net ifadesiyle;

“Ne hakemler ne de EuroLeague yönetimi bu küfürleri duydu.”

Aslında herkes duydu. Ama kimse duymak istemedi.

Hakemler oyunu oynatmayı tercih etti, EuroLeague yönetimi konfor alanından çıkmadı. Çünkü mesele bir Türk koç olunca, değerler bir anda askıya alınabiliyor. İşte asıl problem tam olarak burada başlıyor.

Sessizlik masum değildir. Sessizlik, yapılan çirkinliğe ortak olmaktır.

Ergin Ataman Kimdir?

Bir hatırlatma yapmakta fayda var.

Ergin Ataman sadece Panathinaikos’un koçu değildir.

Ergin Ataman, Türkiye’yi Avrupa ikincisi yapmış milli takım koçudur.

Ergin Ataman, son 20 yılda Avrupa basketboluna damga vurmuş, kupalar kazanmış, oyun anlayışı ve duruşuyla iz bırakmış bir basketbol adamıdır.

Bugün Avrupa basketbolu konuşuluyorsa, Ergin Ataman bu hikâyenin en önemli aktörlerinden biridir. Böyle bir isme edilen küfür, sadece şahsına değil; emeğe, başarıya ve bir ülkenin spor kültürüne yöneliktir.

Uluslararası Arena mı, Çifte Standart Sahnesi mi?

Söz konusu “değerler” olduğunda Avrupa spor organizasyonları nutuk atmayı çok sever. Fair-play, saygı, eşitlik…

Ama iş uygulamaya gelince bu kavramlar hızla buharlaşıyor.

Aynı olay başka bir ülkede, başka bir isim için yaşansaydı sonuçlar farklı olur muydu?

Bu sorunun cevabını herkes biliyor.

Uluslararası arena dediğimiz yer, bugün çifte standartların en rahat dolaştığı alana dönüşmüş durumda.

Bu İş Skorla Ölçülmez

Spor sadece kazanmak değildir.

Spor sadece kupa kaldırmak değildir.

Spor, duruş sergilemektir.

Spor, yanlışın karşısında susmamaktır.

Spor, değerleri koruyabilmektir.

Eğer bunlar yoksa; geriye sadece kirlenmiş tribünler, suskun yöneticiler ve içi boş organizasyonlar kalır.

Son Söz

Bir kez daha, net ve yüksek sesle söyleyelim:

Bu bir Ergin Ataman meselesi değildir.

Bu, uluslararası arenada yerle bir edilen değerlerin meselesidir.

Ve bu utanç; sadece küfür edenlerin değil,

gören, duyan ama susan herkesin utancıdır.

23 Ocak 2026, Cuma 18:43
YAZININ DEVAMI

‘’Zeynep Sönmez’den Tarihi Zafer‘’

Ben genellikle sistem, yapı ve kurumsallık üzerine yazılar kaleme alırım.

Ama bugün sistem konuşmanın günü değil. Bugün, tarihe not düşmenin günü.

Türk tenisinde bir ilk yaşandı. Zeynep Sönmez, Avustralya Açık’ta ana tabloda maç kazanarak ikinci tura yükselen ilk Türk kadın tenisçi oldu. Üstelik bunu, dünya sıralamasında 11. basamakta yer alan Rus raket Ekaterina Alexandrova karşısında; inişleri, çıkışları, baskısı ve direnci yüksek bir mücadelede başardı.Bu tarihi zaferin teknik ve zihinsel analizini ise, Tenis Günlüğü yazılarıyla tenis tutkunlarının ilgiyle takip ettiği Belma Aral’a bırakıyorum.

📢 🎾 Tenis Günlüğü | 18 Ocak 2026, Pazar

🟦 Belma Aral

Bugün, tenis günlüğümde, Zeynep Sönmez var!📣🇹🇷🎾🌺

Milli gururumuz Zeynep Sönmez, biraz önce; Üstün bir mücadele vererek eleme turlarından yükseldiği, Avustralya Açık ana tablosundaki ilk zaferine ulaştı!

Melbourne'daki vatandaşlarımızın da büyük desteğiyle, adeta Türkiye'de bir maç oynuyormuş havasındaki o müthiş atmosferde, Zeynep, genç tenis kariyerinin en büyük zaferine imza attı. Dünya 11 numarası Ekaterina Alexandrova karşısında sergilediği teknik ve zihinsel dirençle, maçı 7/5 4/6 ve 6/4 setlerle hanesine yazdırdı. 1573 Arena, Melbourne Park'ın en güzel/en samimi kortlarından birine sahip. Adeta seyirci ile nefes alıyor. Zeynep, muazzam seyirci desteğinin ve kort esintisinin keyfini de çıkararak oynadı.

2 saat 37 dakika Süren Bu Çarpışma, Sadece Bir galibiyet Değil, Stratejik Bir Olgunluk Göstergesiydi

- Maçın teknik karnesinde yer alan 1.02 hakimiyet oranı, Zeynep'in maçın genelinde oyunun kontrolünü elinde tuttuğunu belgeliyor.

- Rakibinin %67’lik ilk servis puanı kazanma başarısına rağmen Zeynep, karşılaştığı 14 servis kırma puanının 7'sini kurtararak maçın kritik anlarında ayakta kalmayı başardı.

Maçın Hikayesi Rakamların Çok Daha Ötesindeydi!

Zeynep, maçta ilk servis kıran taraf olarak özgüvenini ortaya koydu. Dünya 11 numarası Alexandrova, neden o basamakta olduğunu kanıtlarcasına servis kırma avantajını hemen geri alsa da, Zeynep’in iradesi kırılmadı.

Mücadeleyi bir an bile bırakmayan Zeynep, ilk seti 7/5 kazanarak ekran başındaki bizlere, "Artık teniste bir dünya starımız var" dedirtti.

İkinci setin ortalarından itibaren rüzgar Zeynep’ten yana esiyor gibi görünse de, Alexandrova’nın tecrübesi ve Zeynep’in oyunundaki zafiyetlerin artmasıyla set, Rus raketin hanesine yazıldı.

Momentumun Alexandrova lehine döndüğünü düşündüğümüz o anlarda Zeynep, azminden ödün vermedi. Üçüncü sette, kendi servisinde tam 14 dakika süren o destansı çarpışmada Zeynep, iradesini net bir şekilde ortaya koydu ve teslim olmadı. Maç için servis atarken ise, Alexandrova bir dünya 11 numarası gibi dirense de, Zeynep bu büyük kortta seyirciyle adeta nefes alırcasına oynayarak bu baskıyı yönetmeyi bildi.

Bu stresi ve baskıyı böylesine yönetmesi, Zeynep’in dünya sahnesinde artık yere ne kadar sağlam bastığının en büyük kanıtı. Maçı kazanması ve maç skorları kadar, bu irade, stres altında, baskı altında yarattığı bu güç ve seyircinin desteğiyle oluşturduğu bu güzel enerji çok büyük değer taşıyor. Zeynep'in oyunundaki teknik dönüşüm elbette devam ediyor; servisleri hala en büyük silahı değil. Hatta maç esnasında eski alışkanlıklarına geri döndüğü anlar da oldu ve esasen Alexandrova'nın üstünlük kurduğu yerler o anlardı. Ancak Zeynep, mental gücünü sabitleyerek o kötü anların üstesinden gelmeyi başardı.

Bugün diğer dünya starlarının korta çıkıyor olması, hatta en favori tenisçilerimden dünya 1 numarası Carlos Alcaraz'ın maçı, Zeynep'in bu muazzam zaferinin yanında birazcık sönük kaldı. O nedenle bugünkü günlüğümü tamamen Zeynep'e ayırdım.

İkinci turdaki rakibi ise; Yarın oynanacak Anna Bondar ile Elizabeth Mandlik maçının galibi olacak. Yolun açık olsun Zeynep! 🇹🇷 🎾 👏

Zeynep, Fair Play Ödülüne Layık

Zeynep Sönmez’in Avustralya Açık’taki hikâyesi, yalnızca skorlarla ve istatistiklerle sınırlı değil. Bu maç, bir sporcu duruşunun da sahneye çıktığı andı.

Mücadelenin ikinci setinde, kavurucu sıcak altında fenalaşarak yere yığılan top toplayıcı çocuğun yardımına ilk koşan isim Zeynep oldu. Hakemin hemen yanında yaşanan bu an sonrası, çocuğu kollarından tutarak gölgeye taşıyan ve sağlık ekipleri gelene kadar yanından ayrılmayan milli sporcumuz; kazanma arzusunun önüne insanî sorumluluğu koyarak fair play kavramının en sahici örneklerinden birini sergiledi.

Tribünlerden yükselen alkışlar, bu davranışın yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası tenis kamuoyunda da nasıl yankı bulduğunun göstergesiydi.

Bu vesileyle şunu açıkça ifade etmek isterim:

Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nda milli sporcumuz Zeynep Sönmez’in, müsabaka sırasında fenalaşan top toplayıcı çocuğa yönelik sergilediği bu örnek davranış; olimpik değerler, fair play anlayışı ve insanî sorumluluk açısından son derece takdire şayandır.

Uluslararası kamuoyunda da büyük yankı uyandıran bu tutumu nedeniyle, TMOK Fair Play Kurulu’nun olağan takvimi beklenmeksizin kendisine teşekkür edilmesinin, ülkemizi ve spor kültürümüzü en iyi şekilde temsil edeceği kanaatindeyim.

TMOK Başkanı Sayın Ahmet Gülüm’ün de bu konuya duyarsız kalmayacağına inanıyorum.

Zeynep Sönmez, Avustralya Açık’ta yalnızca tarihi bir maç kazanmadı; Türk sporunun değerlerini de dünya sahnesine taşıdı.

19 Ocak 2026, Pazartesi 12:28
YAZININ DEVAMI

‘’Türk Sporunda Denge Arayışı‘’

Türkiye’de spor tartışmaları çoğu zaman skorların, madalyaların ve anlık başarısızlıkların etrafında döner. Kazanılan maçlar manşet olur, kaybedilen turnuvalar kriz başlığına dönüşür. Oysa bu gürültünün içinde asıl mesele çoğu zaman gözden kaçar: Spor yalnızca sahada oynanan bir oyun değil, doğru kurgulanmadığında sürekli aynı sonuçları üreten bir sistemdir.

Bugün Türk sporunun temel problemi yalnızca performans eksikliği değil; icranın, düşünceyle ve ilkesel bir çerçeveyle yeterince beslenmemesidir. Kim neyi yapıyor, kim neyi yapmalı, kim nerede durmalı sorularının net cevaplar bulamadığı bir yapıdan, istikrarlı sonuçlar beklemek gerçekçi değildir.

Sahada Olanlar ve Sahaya Yön Verenler

Türkiye’de spor iki ana eksen üzerinde ilerler: sporu yapanlar ve sporu yaptıranlar.

Gençlik ve Spor Bakanlığı ile federasyonlar, icranın yani sahadaki kararların ve uygulamaların merkezinde yer alır. Buna karşılık üniversiteler, spor bilimleri fakülteleri ile Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) ve Türkiye Milli Paralimpik Komitesi (TMPK); sporun düşünsel zeminini oluşturan, çerçeve çizen ve vizyon üreten yapılardır.

Ancak tam da bu noktada, Türk sporunun kronik sorunlarından biri kendini göstermektedir: rollerin yeterince net tanımlanmamış olması.

Zaman zaman federasyonlar yönetsel özerklik ile kamu gücü arasındaki sınırı bulanıklaştırırken, zaman zaman da kamu otoritesinin düzenleyici rol ile doğrudan yönlendirme arasındaki çizgiyi aşabildiği görülmektedir.

TMOK ve TMPK ise zaman zaman denge kurucu rollerinin dışına çıkarak, bu belirsizlik ortamında yöneten gibi konuşan ama yöneten olmayan bir pozisyona savrulmaktadır.

Oysa sahada ne yapılacağı kadar, o sahaya hangi fikirle girileceği de belirleyicidir.

TMOK ve TMPK tarihsel olarak sporu yönetmek için değil; spora yön vermek, spor kültürünü derinleştirmek ve etik değerleri korumak için vardır. TMOK’un taşıdığı olimpik kültür ile TMPK’nın engelliler sporunda üstlendiği kapsayıcı vizyon, Türk sporunun sessiz ama en güçlü referans alanlarından biridir. Özellikle engelliler sporunda TMPK’nın erişilebilirlik, eşitlik ve insan onuruna dayalı yaklaşımı, sporun yalnızca madalya üreten değil, değer üreten bir alan olması gerektiğini hatırlatır.

Uluslararası Temsil ve İlişkiler: Yönetmek Değil, Yönü Korumak

TMOK ve TMPK’nın kesiştiği en önemli alanlardan biri, Türkiye’nin uluslararası olimpik ve paralimpik platformlardaki temsiline dair sorumluluktur. Bu sorumluluk, sahadaki teknik kararları almak ya da sportif icrayı yönetmekten ziyade; Türkiye’nin uluslararası spor ailesi içindeki yerini, duruşunu ve itibarını koruyan bir çerçeve sunmayı ifade eder. Olimpiyat ve Paralimpik Oyunlar’a katılım, yalnızca bir organizasyon meselesi değil; aynı zamanda etik, kurumsal ve kültürel bir temsildir.

Benzer biçimde uluslararası ilişkileri yürütmek; federasyonların teknik alanına girmek değil, Türkiye ile IOC ve IPC başta olmak üzere uluslararası spor kurumları arasındaki dili doğru kurmak, yükümlülükleri hatırlatmak ve evrensel ilkelerle ulusal spor pratiği arasında uyum tesis etmektir. TMOK ve TMPK bu noktada yöneten değil; sahaya müdahale etmeyen ama yönü gösteren, dengeyi hatırlatan kurumlardır.

Bu rol doğru işletilmediğinde ise, temsil ile icra birbirine karışır; kimin karar verdiği, kimin sorumluluk taşıdığı belirsizleşir.

Federasyon–Devlet İlişkisi: İnce Ayar Gerektiren Bir Alan

Sporun yapısını doğru anlamak için hiyerarşiye değil, dengeye bakmak gerekir.

Sporu yaptıranlar federasyonlardır; teknik kararları alır, rekabeti örgütler ve branşların nabzını tutarlar. Devlet ise sporun maddi ortamını kurar: tesisleşmeyi, altyapıyı, hukuki zemini, güvenliği ve bütçeyi sağlar.

Ancak bu iki alan arasındaki sınırlar net çizilmediğinde, ortaya kaçınılmaz olarak bir yetki kargaşası çıkar. Ne federasyonlar tam anlamıyla hesap verir hâle gelir ne de kamu otoritesi düzenleyici rolünü sağlıklı biçimde icra edebilir.

Federasyonların devlet karşısındaki bağımsızlığı esastır; çünkü rekabetin özgürlüğü sporun omurgasıdır. Ancak kamu kaynaklarının kullanıldığı bir alanda, devletin denetim ve sigorta mekanizmalarından tamamen çekilmesi de mümkün değildir. “Testiyi kıranla testiye su taşıyanı” ayırt edebilecek bir sistem kurulmadığında, başarısızlığın süreklilik kazanması kaçınılmaz olur.

Bu noktada sorular kendiliğinden ortaya çıkar:

Başarısız federasyon başkanlarına mahkûm muyuz?

Kamu, federasyonların özerkliğine zarar vermeden nasıl nüfuz etmeli?

Bir branşın kaderi tek başına federasyonlara mı bırakılmalı?

Cevap ne mutlak müdahalede ne de kayıtsızlıkta yatmaktadır. Cevap, denge kuran bir mekanizmada gizlidir.

Terazi Metaforu: Sporun Libra’sı

İşte tam bu noktada TMOK ve TMPK’nın rolü yeniden önem kazanır. Bu iki kurum, modern spor yapılanmasının adeta Libra’sıdır. Terazi; yalnızca ölçmek için değil, doğru mesafeyi, adil ağırlığı ve kurumsal nezaketi temsil eder.

TMOK ve TMPK’nın görevi; devlet ile federasyonlar arasında tarafları birbirine karıştırmadan, mesafeyi koruyarak iş birliğini güçlendiren bir denge hukuku oluşturmaktır. Ne yöneten ne de yönetilen; ama yönü ve sınırı hatırlatan bir konum.

Bu denge yalnızca kurumlarla değil, bilgiyle ve bilimle de beslenmelidir. Üniversiteler ve spor bilimleri fakülteleri; sporcu sağlığı, antrenör eğitimi, performans modelleri ve branş gelişimi konularında sahaya pusula tutar. TMOK ve TMPK’nın bu akademik birikimi ilkesel çerçeveler ve yol gösterici dokümanlarla kamuoyuna taşıması, Türk sporunun düşünsel haritasını güçlendirir.

Son Söz: Gürültü Değil, Derinlik

Türk sporunun bugün ihtiyacı olan şey daha fazla bağırmak değil; daha iyi düşünmektir.

Gürültüyle değil; derinlik, nezaket ve ilkesel tutarlıkla çalışan bir ortak akıl.

Sporu yapanlarla sporu düşünenlerin aynı zeminde buluştuğu,

Yetkinin değil dengenin konuştuğu,

Yönetimin icrayı, bilimin yönü, etiğin sınırı belirlediği bir yapı.

2028 ve 2032 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunlar’a doğru giderken, bu tartışmayı ertelemek lüksümüz yok. Türk sporunun geleceği; gücü değil dengeyi, hızı değil istikrarı, günü değil vizyonu merkeze alabildiğimiz ölçüde sağlamlaşacaktır.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur:

Türkiye’de sporun düşünsel pusulasını yeniden görünür kılmak.

Ve Türk sporunda “dengeyi” cesaretle aramak.

Not: Bu yazının düşünsel çerçevesinin olgunlaşmasında, hukukçu bakış açısıyla katkı sunan Alpay Köse’ye içtenlikle teşekkür ederim.

03 Ocak 2026, Cumartesi 18:43
YAZININ DEVAMI

‘’Ergin Ataman meselesi değil, değerler meselesi‘’

Ergin Ataman, Türk basketbolunun yalnızca en başarılı teknik adamlarından biri değil; aynı zamanda duruşu, refleksleri ve karakteriyle tanınan bir figürdür. Panathinaikos’un başantrenörü, Avrupa ikincisi olan A Milli Basketbol Takımımızın koçu ve son 15 yıla damga vurmuş bir basketbol aklı… Ama onu asıl ayıran, hangi ülkede, hangi salonda olursa olsun, söz konusu ülkemiz, bayrağımız ve aile değerleri olduğunda geri adım atmayan tavrıdır.

Yunanistan’da Olympiakos deplasmanında yaşananlar hâlâ hafızalardadır. Türkiye’ye yönelik küfürlü tezahüratlar karşısında, ikinci teknik faulü almayı göze alarak yaptığı açıklama nettir:

“Hiçbir taraftar ülkem için küfür edemez. Bu ırkçılıktır. Benim vatanıma lanet okuyamazsınız.”

Bu sözler bir anlık öfkenin değil, yıllardır istikrarlı biçimde sergilenen bir duruşun sonucudur. O gün Ataman, yalnızca Panathinaikos’un koçu olarak değil, açıkça Türkiye’nin onurunu savunarak konuşmuştur.

Dün akşam oynanan Fenerbahçe – Panathinaikos maçında yaşananlar ise meselenin ne kadar yanlış bir noktaya evrildiğini göstermiştir. Bu kez hedef bir ülke değil, bir annedir. Rahmetli bir anneye yönelik edilen galiz küfürlerin ne rekabetle, ne tribün psikolojisiyle, ne de duygusal anlarla açıklanabilecek bir tarafı yoktur. Anne; bayrak ve vatan gibi, hepimizin ortak ve dokunulmaz değeridir. Bu sınır aşıldığında, tartışılan artık basketbol değildir.

Bu noktada Ergin Ataman’ın verdiği cevabı bağlamından koparmak doğru olmaz. O cevap, tipik bir Ergin Ataman cevabıdır: Serttir, filtresizdir ve saklanmaz. Çünkü Ataman, kariyeri boyunca böyle olmuştur. Galatasaray’da da, Anadolu Efes’te de, Panathinaikos’ta da… Başarıyı da tartışmayı da birlikte yaşamış, bedel ödemekten kaçmamış bir isimdir. Herkesin hoşuna gitsin diye konuşmaz; doğru bildiğini, sonuçlarını bilerek söyler.

Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken, verilen cevaptan çok, o cevabı doğuran zemindir. Taraftarlık; küfürle, hakaretle ve özellikle kutsal değerlere saldırıyla tarif edilemez. Fenerbahçe tribünlerinde ortaya çıkan bu tablo, ne kulübün tarihine ne de Türk spor kültürüne yakışmıştır. Rekabet sert olabilir, tezahüratlar yüksek olabilir; ama ahlaki çizgi aşıldığında ortada spor kalmaz.

Uzun yıllar Türkiye Basketbol Federasyonu’nda yöneticilik yapmış, bu oyunun her kademesinde görev almış biri olarak ve aynı zamanda Ergin Ataman’ın yakın dostu olarak şunu açıkça ifade etmek isterim: Bugün konuşmamız gereken şey bir teknik adamın üslubu değil, tribünlerin sınırlarıdır. Tepki tartışılabilir; fakat o tepkiye neden olan hakaretler asla savunulamaz.

Bugün susarsak, yarın konuşacak bir değerimiz kalmaz.

17 Aralık 2025, Çarşamba 19:35
YAZININ DEVAMI