Arama

Popüler aramalar

‘’Cim Bom gerçeği!‘’

Rijkaard-Neeskens yönetiminde Tobol maçıyla yola çıkan Galatasaray’ın futboluna, o malum birileri baştan beri hep burun kıvırıyor. ‘Durun hele, karşısına dişli rakip çıksın da...’ gibisinden söylemlerle insanların hevesini kaçırmaya çalışıyorlar.

Tobol köy takımıydı onlara göre, Netanya nahiye, Levadia da kasaba... Bununla kalmadı o mükemmelliyetçi vasatların küçümsemeleri... Gaziantep bitmiş, Denizli diye bir takım zaten ortada yok, ah nerede o eski Kayseri, Ankaraspor küme düşürüldü, sayılmaz! Eeee, ya Beşiktaş! O da sayılmaz, çünkü Siyah-Beyazlı ekip kaleci Rüştü’nün hatalı golleriyle yıkıldı, o bakımdan! Yani, Galatasaray galibiyeti hak etmemişti! Hatta 3 puanları geri alınmalı! Gaziantep, Kayseri, Ankaraspor ve Beşiktaş’ın bir ortak özellikleri var oysa... Puan cetveline bakıldığında bu çok net olarak gözüküyor. Kimisi beş maç oynamış, kimisi dört... Ama hepsinin yenilgi hanesinde ‘halen ve sadece Galatasaray’ yazıyor! Görebilene tabii!

Şu rakibin hata yapması konusuna gelince; 3. haftada 3 galibiyetle Yunan liginin zirvesinde yer alan Panathinaikos güçlü bir rakip midir onlara göre, bilemem. Ama yedikleri ilk ‘hatalı’ golü şöyle bir gözünüzde canlandırın... Milan Baros sağ kanatta rakibini öyle bir geçti ki, savunma bir anda dağıldı... Kewell soldan bindirdi, Elano ortadan yüklendi, atak zaten süratli gelişti, hooop bir hata ve gol! E be kardeşim, o hata bir başına var olmadı ki! Baros’un çalımını yok say, süratini yok say, Elano ve Kewell’ın rakip kalede bitivermelerini yok say, eee, o zaman demezler mi adama, ‘sen de yok ol’ diye! O hatalar yapılmadı, yaptırıldı da... O goller yenmedi, atıldı da... Bırakın aşağılık kompleksini de, görün artık bu gerçekleri!

Ne istiyor onlar biliyor musunuz? Ruhsuz, estetikten uzak, sıkıcı, ama kazanılmış nice 90 dakikalar... Yani maç oynanırken zevk almak yerine, maçtan sonra mastürbasyon yapmayı tercih ediyorlar! Bakın, bu iki maç üst üste yayınlar pek güzel oldu bu bakımdan. Son Panathinaikos-Galatasaray maçında hop oturup, hop kalkan Fenerbahçeliler’in, kendi takımlarının Twente karşısındaki mücadelesi sırasında sadece elleri-kolları oynadı, bela okumak için o da! Galatasaraylılar, ‘rakibin gücü nedir, ne değildir’e bakmadan her maç öncesinde ‘kaç olur’ diye birbiriyle ‘skor toto’ oynarken, Sarı-Lacivertliler ‘ne olur’u yaşıyor hâlâ... Gerçek Fenerbahçe taraftarı takımının Galatasaray gibi hücum futbolu oynamasını istiyor, malum kişiler ise Galatasaray’ı Fenerbahçe’nin düzeyine indirmeye çalışıyor!

******************

Ayhan deyip geçmeyin
Galatasaray’ın oynamaya çalıştığı futbolun temel taşlarının en başında geliyor Ayhan Akman... Onsuz kazanmaya devam etmeleri bu nedenle çok önemli. Çünkü Ayhan, sadece savunma ile forvet arasındaki top alışverişini yönetmiyor. Sadece top rakibe geçtiğinde pres yapıp, top çalmıyor. Sadece kademeye girmekle, hücuma katkı vermekle yetinmiyor. Sahadaki Galatasaray takımının boyunu kısaltıyor, ki en önemli işlevi de bu... Dikkat edin, Ayhan’sız çıktığı maçlarda Galatasaray çok yoruluyor ve rakipleri karşısında zaman zaman bocalıyor. Daha da önemlisi, skor olarak değil belki ama, oyun olarak istediğini sahaya yansıtmakta zorlanıyor.

******************

Hoşgeldin Capone!
Mustafa Sarp, bugüne kadar Türkiye’ye gelmiş ‘en verimli’ Brezilyalı olarak gördüğüm Capone’nin rolünü oynuyor. Savunmada hep var, yüreğini ortaya koyuyor, artı olarak kritik ekstra gollere imza atıyor. Beşiktaş maçında Tabata’ya yerde salladığı ‘sembolik’ kafası var ya, hani birilerinin ağızlarına sakız ettiği... 29 yaşına kadar orada-burada sürüneceğim. Sonunda hayallerim gerçek olacak ve Galatasaray gibi büyük takıma gelip, hem de süper bir başlangıç yapacağım. Ve biri gelecek, beni sakatlamak için çift dalacak! Şiddetin her türüne karşıyım ama, ben bile o şartlarda Mustafa Sarp kadar masum tepkiyle yetinmezdim herhalde!

******************

Kurtarandan fazlası
Çoğunluğun yanıldığı isimlerin başında Leo Franco geliyor. ‘Öyle gol yenir mi’ ile başlayan cümleler kurarak, kaleciliğin sadece kurtarmaktan ibaret olduğunu sanıyor bazıları. Oysa gerektiğinde sarkık libero gibi çıkışlar yaptığını, oyunu çabuk ve isabetli başlatarak takımını atağa kaldırdığını görmüyorlar.


******************

Çarşı’nın özür borcu
Beşiktaş tribünleri, futbolu aşan duyarlılığı nedeniyle ‘yeniden’ saygınlığını kazanmaya başlamışken, Galatasaray’ın ve Türk futbolunun duayenlerinden Ali Sami Yen’e edilen küfürler nedeniyle sınıfta kaldı. Bu davranış Çarşı’nın ortak tercihi değilse, aradaki yabani otlar ayıklanmalı. Hâlâ bir özür bekliyoruz.

19 Eylül 2009, Cumartesi 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Bu kanatlarla Aslan bile uçar!‘’

Sarı-Kırmızılılar’ın ‘tek’ etkili kanadı, Arda Turan faktöründen ötürü sol taraftı kuşkusuz, ama bu sezona kadar! Keita’nın takıma katılması ve ‘biraz daha akıllanan’ Sabri Sarıoğlu ile her geçen gün artan uyumu sayesinde Cim Bom, sağdan yapılan bindirmelerle rakiplerinin kabusu haline gelmeye başladı. Tabii bu ‘yeni’ artı, ‘rahatlayan’ sol kanadı da daha etkin kılmaya başladı. Bunda Mustafa Sarp’ın, ‘Sabri-Keita ya da Sabri-Aydın bindirmelerinde’ sağ kanadı başarıyla kapatmasının da büyük payı olduğu tartışılmaz. Sonuçta futbol bir takım/sistem/disiplin oyunu... Ve bu nedenle belki çok iddialı ve erken olacak, ama Caner Erkin, Hakan Balta’yı çok yakında keserse kimse şaşırmasın! Çünkü ‘sadece dizilişteki görsel’ kanat savunucularının bu sistemde 90 dakika hücuma destek vermeleri olmazsa olmaz bir gereklilik. Ve Hakan Balta’nın bu yönü, tüm iyi niyetine ve savunmadaki garantisine karşın, ‘yeterince süratli, ısrarcı ve arsız olmadığı için’ sistemin hücum yönünü beslemekten uzak kalıyor!

Bir şeylerin yolunda gitmesinden rahatsız olan ‘malum kulübün milisleri’ ya da başka bir deyişle ‘tişörtlerinin altından formaları gözükenler’, şimdilerde ‘Nonda ile Baros arasında’ tercih yanlışı olduğundan söz etmeye başladılar, sözüm ona Galatasaray’ın iyiliği adına! Ters çividir bunun adı arkadaşlar! Bir kusur bulamıyorlar, ama yine de karıştırmak zorundalar ya Galatasaray’ı, yazık onlara da, böyle besleniyorlar çünkü! Aslında bunu söyleyenler futboldan bihaber kişiler olsa gülüp geçilebilir. Ancak düpedüz ‘şeytanlık’ yapıyorlar! Çünkü Nonda ile Baros’un tek benzer noktaları var, Galatasaray forması giyen forvet olmaları, o kadar... Baros delici, yıpratıcı, yanıltıcı, yorucu, bir an önce sonuca gidici özellikleri barındırıyor.

Nonda ise sakin, topu tutan, kaptırmayan, arkadan gelen arkadaşlarını bekleyen, yani hücumu daha rölantide düşünen biri, zıt kutuplar yani. Onlar da biliyor bunu bal gibi ‘hangisi ile başlarsan başla, doğrudur/yanlıştır, ama karıştıracaklar ya Galatasaray’ı, tek dertleri bu çünkü, bir kez daha yazık onlara! Baştan bu yana söylüyorum, Galatasaray belki en iyi değil, ama en heyecan vereni, hep de öyle olacak... Bu da hücum futbolu sayesinde... Ve tanık oldum ki, malum takımın ‘gerçek futbolsever’ taraftarları bile, ‘şu maçımız bitse de Galatasaray’ınki başlasa’ diye sabırsızlanıyor televizyon başında! Birilerinin kulağına küpe olur umarım!

Rakiplerimizi tanıyalım
Bir Allah’ın kulu çıkıp desin ki, ‘Panathinaikos’un, Sturm Graz’ın, Dinamo Bükreş’in bu kadar maçını izledim ve Galatasaray’ın UEFA Avrupa Ligi grubu hakkındaki yorumumu da o gözlemlerime dayanarak yaptım!’ Hani her televizyon kanalının her canlı yayınladığı herhangi bir spor yayınında karşımıza çıkan Ömer Üründül var ya, o dahi, bu üç takımın bir maçını bile izlememiştir/izlemez de, eğer bir final yoksa ortada ya da ağabeyimiz ruh hastası değilse! O zaman yorumları Galatasaray’ın rakipleri üzerinden değil, Sarı-Kırmızılı ekibin eksi ve artıları üzerine kurmalıyız ‘öncelikle.’ Gerisini laf kalabalığı, ukalalık ve kişisel pazarlama!

Diyarbakır olayları
Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçında ve sonrasında yaşanan olaylar, bir başına futbol fanatizmi ile açıklanılmaya kalkışıldı. Yanlış. Bu, bir grup tarafından, ‘Fenerbahçe Cumhuriyeti’ üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilen mesajlardan biriydi. ‘Açılımı’ da sanki, ‘Bugünkü Diyarbakırspor bir TC ürünüdür. O nedenle hizmet getiren bir iş makinesi gibi yakılabilir!”

Emekçilere biraz saygı
Birileri ‘muhabirlik öldü’ dedi ve anında herkes sallamaya başladı meşlektaşlarımıza. Bunu savunanlar ya gazetecilik yapmamıştır ya da o yıllarını çok geride bırakmıştır! Değişen şartlardan belli ki haberleri bile yok bunların! Her kulübün televizyonu, gazetesi, dergisi, internet sitesi var artık. Ve bunların üzerinden para kazanıyorlar. O nedenle habercilik eskisi gibi yapılamaz zaten. Hani geceleri, yöneticilerin kafası ve keyfi iyiyken telefonla bir şeyler alınırdı ağızlarından ya, onlar da en tepedekilerin tekeline girdi! Tesislere girmek yasak, futbolcunun konuşması... Bu şartlara rağmen muhabirler mucize gerçekleştiriyor bence!

İçimizdeki mart kedileri!
‘Dünya vatandaşı’ Bilgin Gökberk’in Türkiye günlerinin sıkıntılı geçtiği anlaşılıyor, hepimiz gibi. Ama Bilgin, gerçek basın emekçilerini ‘5 kuruş kazanamayacak eblehler’ potasında eriterek çizmeyi aştı. Aynı mantıktan yola çıkarsak birileri de der ki kendisine, madem bulunmaz hint kumaşısınız, neden buralarda sürtüyorsunuz. Mart kediliği yapmayın bari!

04 Eylül 2009, Cuma 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Sokağın sesi!‘’

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin Avrupa Ligi yolundaki yürüyüşlerinin sondan bir önceki adımını Kadıköy Tarihi Çarşı’daki sayısız sokak barlarının birinde izledim. Sıra sıra dizilmiş işletmelerin bazıları Sarı-Kırmızılılar’ın, biraz daha fazlası ise Sarı-Lacivertliler’in maçını mönülerine koymuştu. Her atılan golden sonra yükselen sesler, oynanan futboldan ‘azınlığın’ memnun ve umutlu olduğunun belgesiydi. ‘Çoğunluk’ da mutluydu belki, ama sadece skordan! Bir başına bu bile, Türkiye’deki taraftarın artık takımından nasıl bir futbol istediğinin göstergesi sayılmalı ve kulüp yönetimleri bundan sonraki adımlarını ona göre atmalı, yani salt sonuç almaya dayalı değil, göze hoş gelen hücum futboluna doğru.



Değişik nedenlerden ötürü ülkemize gelen ünlü futbolcular ya son bir transfer yapıp yüklüce para kaldırmayı hedefliyor ya da buraları rehabilitasyon merkezi olarak kullanıyor. Hagi, Anelka, Baros, Kewell, Andersson, Hooijdonk, Taffarel, Popescu, Ortega, Carlos vb gibi... Dikkat edin, havasından suyundan değil, ortamdan ve işte futbola bu bakışından ötürü Galatasaray bunlarla ikinci bahar yaşarken, Fenerbahçe’nin payına düşen çoğunlukla baharın hazan tarafı oluyor! Gol kralı Baros’a, yüzünde güller açan Kewell’a şimdi de Keita katıldı. Çok yakında Elano da bu kervana dahil olacak. Lincoln gibi istisnalara da rastlanacak mutlaka, ama tedavinin başarıya ulaşabilmesi için önce ‘hasta’nın bunu kendisinin istemesi gerekiyor!

Rijkaard ile yeniden hayat bulan Sarı-Kırmızılı ekip, 2000’deki taçlanma ile sonuçlanan maratonun sinyallerini veriyor. 4-3-3’ün hücum yönü uygulamasında şimdilik sorun gözükmüyor. Önde basan, güçlü, organize ve kondisyonlu takımlar karşısında da mutlaka bir şekilde gol ve goller bulurlar. Ancak takım savunmasında hâlâ eksikler gözleniyor. Zaten sistemin en meşakkatli yönü de burası... Onu da layıkıyla yerine getirdiklerinde, çekirdek çitleyerek keyifle izleyeceğiniz nice 90 dakikalar sizleri bekliyor demektir. Ama bunun için biraz daha zamana ihtiyaç var. Kayseri sınavı, eksikleri görebilmek açısından iyi bir test olacaktır.

Rotasyonun ağa babası
Rijkaard’ın Denizlispor maçında gerçekleştirdiği ‘savunmadaki çoklu ve blok rotasyonu’ bazı taşları yerinden oynattı, ezberleri bozdu. Bu hamle karşısında anlı-şanlı futbol ulemalarımızın bile ağzı bir karış açık kaldı. Geçen hafta başındaki yazımda, “Her kafadan farklı bir Galatasaray 11’i çıkıyor. İlk sendelemede ‘O oynar mı, bununla niye başlamadın’ gibisinden ahkam kesmeler başlayacaktır. Ancak şu unutulmamalı, birbirine yakın değerde futbolculardan oluşan ve çok kulvarda iddialı takımlar rotasyona ihtiyaç duyarlar. Belki de her maç farklı bir 11 izleyeceğiz” görüşünü dile getirdiğim için ben bu uygulamaya şaşırmadım, çünkü olması gereken bu, yani her futbolcunun en üst düzeyde takıma katkı sağlaması.

Peşin satan market sahibi!
Hani bazı işletmelerin duvarında asılı bir resim vardır, bir yanda sadece peşin satış yapan keyfi yerinde market sahibi, diğer yanda veresiye veren bakkalın içler acısı halini gösterir! Galatasaray Kulübü Başkanı Adnan Polat’ın duruşu ise şu günlerde tam bunların bir karışımı... Bir yandan veresiye alımlar yapıyor, diğer yandan borçsuz, hatta ekonomik yönden geleceği garanti altındaymışçasına tribünde keyif çatıyor. Hak etmiyor da değil hani... Yapılan böylesine ‘cuk’ transferler sonrasında takım iyi başlayınca ve en önemlisi de Avrupa Ligi’ni neredeyse garantileyince bir dönem daha başkanlığı neredeyse garantiledi. Üstelik taraftar desteği de en üst düzeyde. Ne diyelim, daim olsun sayın Başkan!

İştahın böylesi
Transfer edildiği günlerde ‘başına buyruk, sorunlu’ denilen Abdul Kader Keita, sürati, iştahı, dayanıklılığı ve uyumu ile parmak ısırtmaya başladı. Ancak aşırı oynama iştahı nedeniyle zaman zaman takımın düzenini bozduğu da bir gerçek. Topla fazla oyalanması ve kaptırdığı toplar baş ağrısı yaratabilir. Arkasında barikat örmek şart!

İşte gerçek Arda bu
Dikkat ettiniz mi, inisiyatif alan isim sayısı arttıkça Arda’nın üzerindeki psikolojik ve fiziksel yük azalmaya başladı. Kaptan, artık oyunun her bölümünde ve alanında sazı eline almak için çırpınmıyor, gereken yerde/zamanda ortaya çıkıp işi bitiriyor. Rakipler için öldürücü darbeler indirirken, savunmaya da daha fazla katkı sağlıyor.

23 Ağustos 2009, Pazar 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Gizemli Aslan!‘’

Sıfıra inip penaltı noktasına doğru çıkarılan toplar (paslar), yeni sezonda en büyük artısı olacak Galatasaray’ın... Tabii duran topların rastgele değil, belli bir çalışmanın ürünü olarak sahneye konması da... Dikkat ederseniz, 4 UEFA Avrupa Ligi elemesi ve ilk lig maçında bunun güzel örneklerine tanık olduk. Şunu da kabul etmek gerekir ki, Sarı-Kırmızılılar’ın yeni sistem uygulamasında önünde kat etmesi gereken daha uzun bir yol var. En can alıcı nokta ise savunma anlayışında... Daha önce yazdım, yeni anlayışta sürekli hareketli oyunculara ihtiyaç var. Top ayağında olanın, pas verebileceği en az 3-4 alternatifi olmalı. Birinci ve ikinci bölgeler bol ve garanti paslarla ‘sıfır riskle’ geçilmeli, üçüncü bölge ise cirit atma alanıdır. Ancak bu da bir şartla... Üçüncü bölgede risk olacak futbolcunun arkasında hemen sağlam ve kademeli bir savunma oluşturulmalı! Böyle olmadığı takdirde belki Galatasaray’ın lehine oluşacak skor yine yüksek gerçekleşecektir, ancak rakibin hanesi de epey kabarık olacaktır ki, 4-3-3’teki amaç bu değildir!



Rijkaard’ın bol ve kısa paslı anlayışı, Gaziantepspor gibi güçlü ve ileride basan rakipler önünde kimlik değiştirebildi. İlk 45 dakikada bu net olarak görüldü. Terse ve araya atılan uzun toplar, hatta degajla başlayan ataklarla baskı bertaraf edildi, aynı zamanda sonuca da gidildi! Bu da, Cim Bom’un aynı 90 dakika içinde, rakibe ve skora göre değişikliklere gidebileceğinin belgesi oldu. Aslan o kadar yetenekli isimlere sahip ki, üçüncü bölgede rakiplerinin üstüne kabus gibi çökecek. Ancak savunma anlayışını oturtana kadar kabus da görebilir. Her ne olursa olsun, risk kokan gizemli futbol anlayışıyla Galatasaray bu sezonun en heyecan verici takımı olmaya aday. Hele bir de bunca kaliteli ismin ulaşabilecekleri / ulaştırabilecekleri noktayı düşündükçe...

Kıymayın Sabri’ye
Anlıyorum, bazı futbolcular ‘bir nedenden ötürü’ antipatik gelebilir! Sabri de bunlardan biri. Ancak Galatasaray’a zarar verme adına birtakım yazarların başlattığı ‘duran topları Sabri kullanmasın’ kampanyası bir tuzaktır. Eğer bugüne kadar duran toplarda topun başına Sabri geldiyse, bu Rijkaard’ın tercihiydi. Bu tür tuzaklara gelmeyin, derim ben. Sabri bu camiayı o kadar çok seviyor ki, sahadaki çırpınışlarına bakmak bile bir başına bunu görmek için yeterli. Akıllı olun, tam tersine Sabri’ye destek olun. Tabii Sabri de şansını fazla zorlamamalı, hangi durumda nasıl pozisyon alması gerektiğini öğrenmeli!

Sever de döver de!
Birileri geçen sezon da, “Arda’ya savunmaya gel derseniz, gol bölgesinde tükenir” diyordu. Biz de aksini, “Nefesi de açılıyor, nefsi de. Rahat bırakın da futbolun tüm yönünü oynamayı öğrensin, daha da büyür” iddiasındaydık. Bugün gelinen nokta sevindirici. Geçen sezonun son bölümünde koşmaya başlayan ve savunmaya daha çok yardım eden genç oyuncu, her geçen gün her anlamda büyümesini sürdürüyor. Hele yeni sezona da hakeme posta koyarak başlaması var ki, kimse dillendirmiyor belki ama, sadece Gaziantepspor-Galatasaray maçına değil haftaya damgasını vurdu yine! Maç sonu hakemle diyaloğu da bir başka güzeldi!

Her maça farklı 11
Her kafadan farklı bir Galatasaray 11’i çıkıyor. İlk sendelemede ‘O oynar mı, bununla niye başlamadın” gibisinden ahkam kesmeler başlayacaktır. Ancak şu unutulmamalı, birbirine yakın değerde futbolculardan oluşan ve çok kulvarda iddialı takımlar rotasyona ihtiyaç duyarlar. Belki de her maç farklı bir 11 izleyeceğiz!

Mor formaya hücum
Galatasaraylılar’ın bir bölümü, mor formaya ilk günlerde büyük tepki gösterdi. Sarı-Kırmızılı renklere gönül verenler bunda haklıydılar da... Ancak Elano’nun transferi ve Netanya karşısında alınan 6-0’lık galibiyet, taraftarların bakışını değiştirdi. Ve ‘Yönetimi ödüllendirmek için mor forma alacağız’ demeye başladılar.

12 Ağustos 2009, Çarşamba 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Netanya'dan sonrasına bakın!‘’

Birine tavla öğretmek çok zordur. Temel bilgileri aktardıktan sonra, karşınızdakinin tüm incelikleri sökebileceğini düşünürsünüz! En büyük yanılgı da bu zaten! Oysa oynaya oynaya geliştirecektir kendisini ve her geçen gün ustalığa doğru yol olacaktır. Oyunun başlangıcında ‘pulların dizilişi gereği’ dersiniz ki, ‘3-1, 4-2 gibi arasında iki fark olan zarlar kapı alır, kapı da önemlidir!’ Ama oyun ilerler, pulların dizilişi değişir, karşınızdaki ‘hâlâ iki farklı her zarın kapı alacağını sanır!’
İşte Rijkaard’ın yerleştirmeye çalıştığı 4-3-3’e futbolcuların bugün verdiği tepki de üç aşağı-beş yukarı buna benziyor. Yani temel bilgiler anlatılmış, pek çok şey hafızaya kaydedilmiş, ama iş uygulamaya geldiğinde sık sık ‘trak’ durumu söz konusu!
Kaleciden elle stoperler ya da kanat bekleri aracılığıyla başlatılan oyun, ilkin defansif orta sahaya aktarılan top, ardından hücum yönü gelişmiş orta saha derken, rakip alana yerleşme... Orada da yine bol ve seri pas alt yapılı, araya veya kanatlara atılan toplar, sıfıra inmeler, içeri kat etmeler ve de üçüncü bölge dışında çalıma asla izin vermeyen bir anlayış uygulaması... Top rakibe geçtikten sonra alınacak pozisyon, hücuma destek verenin yerinin doldurulması, hızlı bir stoper, oyun sahasının boyunu kısaltma vs... Bu ilkeler ve çok daha ötesi alt alta sıralanır gider... Ama o güne kadar topu her ayağına aldığında iki-üç çalım atmadan ya da kendi çevresinde şöyle bir dönmeden rahatlamayan bir futbolcuların, yeni düzende top ayağına geldiğindeki ruh halini düşünebiliyor musunuz! Topu kalecisinden almış, önü boş, rakip alana doğru hareketlenen bir Sabri veya Servet örneğin... O an Rijkaard’ın günlerden bu yana söylediği sözler kulaklarında çınlamaya başlamaz mı? “Topu sürmeyin, çalım atmayın, garanti kısa ve çabuk paslarla ilerleyin. Kaptırırsanız yanarız!” İşte o anda ikisi de donar kalır, bildiğini de unutur üstelik!
İşte Galatasaray’ın sahadaki ‘geçici’ dağınıklığının nedeni budur. Onun için diyorum ki hep, “Durun hele, daha Tobol bir, Netanya iki... Biraz sabır!” Şimdilerde bir şeye dikkat etmek gerekir, Sarı-Kırmızılılar her maç üstüne mi koyuyor, yerinde mi sayıyor? Önemli nokta bu!

30 Temmuz 2009, Perşembe 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’4-3-3'ü bırak karaktere bak!‘’

Galatasaray’ın iki Tobol maçında iyi oynadığını söylemek aptallık olur. Görünen, 4-3-3’ün henüz emekleme devresinde olduğudur. Şu aşamada öğretinin temel bölümü aşılmış, detaylara gelinmiştir. Bugünkü sorun, öncelikli olarak oyuncuların sistemi henüz tam anlamıyla özemseyememesinden kaynaklanmaktadır. O da, daha çok maç oynayarak, göze hoş gelen 90 dakikalar sonrası iyi skorlar elde edilerek kazanılacaktır. Eski alışkanlıkların terk edilmesi öyle sanıldığı kadar kolay olmaz. Yani başlarda zorlanma olacak, ama ben Galatasaray’ın 4-3-3’ü oynayabilecek bir kadro yapısına sahip olmadığı yönündeki eleştirilere kesinlikle katılmıyorum.
Üstelik böylesi erken bir dönemde ön plana çıkarılması gereken konu da farklı olmalıdır. Galatasaray, ilk Tobol maçına 1-0 yenik başlamasına karşın, turu ve onurunu kurtaracak skoru yeni sistemine sonuna kadar sadık kalarak elde etme karakterini ortaya koymuştur ve bu her şeyden çok daha önemlidir başlangıç olarak! Yine herkes biliyor ki, Tobol’a karşı orada-burada, doldur-boşalt oynansaydı, iki maçı da Galatasaray çok rahat kazanırdı! Ama gerçekte kaybeden olurdu!
İşte eleştirenlerin öncelikli olarak bu noktayı görmesi gerekir. Allah kelamı değil ki sonuçta, pozisyonlar, taktikler, sistemler, isimler değişkenlik gösterebilir zorunluluk hallerinde... Ama ‘karakter’ başka şeydir, yeniyi özümserken, eski alışkanlıkları rafa kaldırma zorluğu karşısında dimdik durabilmektir! Kötü oyunlarda ve kötü sonuçlarda da paniklememek, pes etmemek, doğru duruşu sergileyebilmektir. Her türlü eleştiriye açık olmak, hatta özeleştiri yapabilmektir.
Galatasaray doğru yoldadır o nedenle, bu kadrosuyla da 4-3-3’ü iyi uygulayabilir. Öncelikle futbolcular, yöneticiler, taraftarlar desteklerini/umutlarını sonuna kadar sürdürmeli ve hep dik kalabilmelidir. Yolun başında en küçük bir sapma yaşanırsa, sadece yeni sezon değil, gelecek 5 yıl da kaybedilir. Üstelik malum kulübün mayın döşeyicileri yaz tatilinden döndü, dönmeyeni de şezlonglarından sallamaya başladı bile... Dün antrenörlük yaparken, futbol oynarken sezon başlarında “Zamana ihtiyacımız var” diyenler, bugün “O da ne ola ki” saflığına yatabiliyor maalesef! Karakter meselesi sonuçta!

25 Temmuz 2009, Cumartesi 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Sinsice!‘’

Rijkaard, sezon öncesi çalışmalara ‘tam kapasiteyle’ katılan ‘en’ hazır isimlerle Tobol maçına çıktı ve böylece ilkeli bir teknik adam olduğunu belgeledi. Bir anlamda, yorgun ve bıkkınların, belli bir yaşa gelmişlerin, doğal olarak hazırlanmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyanların riske edilmemesi olarak da nitelendirilebilir bu tercih! Bunu eleştirenler, öncelikle şu soruya yanıt vermeliler. Tobol gibi vasatın altında bir ekip karşısında bile uygulanmadıktan sonra, adil forma dağıtımından ya da rotasyondan söz etmenin bir anlamı var mıdır? Bu konuda Hollandalı’ya hakkını teslim etmek yerine, kıyısından köşesinden de olsa ‘hurra’ yüklenmek neyin nesidir! Her zamanki gibi yine tişörtlerinin altındaki formaları gözükmüştür bu tiplerin!
Hollanda ve Almanya kamplarından sonra kalacaklar belirlendi zaten. Artık bunların arasından, rakibin gücü ve özellikleri, oynanan 90 dakikanın önemine göre bir 11 sürülecek sahaya. Bir hafta içinde Kewell, Nonda, Hakan Balta, Linderoth, Keita, Leo Franco hazır hale gelirse, onlar da forma mücadelesine katılacak ve belki de tümü aynı anda rövanşta oynayacak. Eh, böyle bir durumda da eminim ki, ‘Rijkaard hani gençlere güveniyordu? Tüm afrası tafrası bir maçta bitiverdi’ diyeceklerdir!
Amacı futbolu yorumlamak değil de, birilerini yıpratıp, birilerinin yolunu temizlemek olanlardan... Ya da klavyenin başına geçince kendini futbolun patronu, kural koyucusu sanan ‘yürüyen internetlerden’ bundan farklı bir yaklaşım beklenemez zaten!
Kaldı ki, onlar değil miydi geçen sezon Galatasaray kadrosunu Türkiye’nin en iyisi ilan edenler! Hele bu gençleri ve yerlileri! Bugün üstelik takviyeler yapıldı aynı kadroya... Ama şimdi nasıl oluyor da ‘kadro yetersiz, transfer şart, 5 yabancı alsınlar, 10 da yerli alsından’ diye bağırıyorlar! Bu yaklaşım öncelikle insanın kendini inkarı değil midir? Benin eleştirme hakkım var, çünkü geçen sezon da bu kadronun kırılganlığından söz ediyordum. Yeni katılanları görene kadar da bu düşüncemi savunmaya devam edeceğim.
Tobol’u da anlamak gerekir. Yani bundan 15 yıl falan geriye dönüp kendi halimizi hatırlamalıyız. Nasıl da evimizde 1-1’lik beraberliklerde ‘ahlar, vahlar’ içinde yanıp tutuşur, rövanşta 3-5 yiyip dönerdik! Onların bugünkü durumu da aynen böyle... Tamam, bir şey oynamadı Galatasaray belki, ama sabredin biraz! Sapıtmayın daha ilk günden!

18 Temmuz 2009, Cumartesi 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Sanırsın Messi!‘’

Son Avrupa şampiyonu İspanya Milli Takımı’nın hocası diyor ki, ‘Kardeşim, sadece sözleşmedeki haklarımı verin bana.’ ‘Yıllık bu kadar milyon Euro. Şampiyonluk, kupa ve Avrupa’da şu başarılardan ötürü de bu kadar...’ İmza bunların altına atılmış sonuçta! Adamın sözleşmesini 1 yıl önceden tek taraflı feshedersen sen... O da çıkar der ki, ‘Nereden biliyorsun sözleşmemin devam ettiği ikinci yılda bu başarıların elde edilmeyeceğini? O nedenle bu başarıların karşılığı olan parayı da istiyorum. Haksız mı? Tabii bizler böyle şeyleri düşünemez hale getirildiğimiz için basmıyor kafamız bunlara! ‘Çoğunlukla neden bizimkiler haksız sayılıp milyonlarca tazminat ödemeye mahkum ediliyor’ dersiniz!
Soruyorum şimdi, kovulan Skibbe nerede, Bundesliga’da. Senin kalburüstü kulübün şampiyon olabilmek için nereden hoca aldı, Bundesliga’dan! Kleberson nerede, Brezilya Milli Takımı’nda. Senin ülkende oynayan onlarca Brezilyalı’dan kaçı milli, hiçbiri... Kleberson iyi topçu olmadığı için kovulmadı mı Türkiye’den! Ya Cisse nereye gitti, Marsilya’ya... Beşiktaş’tan daha alt düzeyde bir kulüp mü Marsilya! Oradan kaç futbolcuyu almak için donuna kadar verdi ve hâlâ da verir kulüplerimiz! Peki tüm bunlar neyin göstergesi, sorgulanması gerekmiyor mu? Olaylara sadece Türkler’in, Türkiye’nin çıkarı olarak bakarsak, yanlışa ortak olmaz mıyız?
Örneğin son yazımda değindiğim Keita olayı! 8,5 milyon Euro bonservis bedeli ödedi Galatasaray, Lyon kanadının taraftarlarına açıklaması bu yöndeydi. Bizde her türlü katakulli serbest olduğu için, yerli kaynaklardan öğrenemiyoruz bu bilgileri! Ardından şunu belirtiyor ki aynı açıklama, ‘Galatasaray derece olarak başarılı olursa 500 bin Euro daha alacak Lyon!’ Kimse sorgulamadı bunu, neden? O zaman ben soruyorum, bu başarı kıstası ne? Lig ikinciliği, kupa finalisti olmak, UEFA Avrupa Ligi’ne kalmak başarı mı sayılacak? Çıkıp açıklanmalı tüm çıplaklığıyla. Açıklanmalı ki, Galatasaray yönetiminin başarı çıtasını öğrenelim! Transferde nasıl tavizler verildiğinin ‘ibret’ belgesi olsun ya da! Ve yarın adamlar çıkıp derse ki, ‘Nerede bizim 500 bin Euro’, bunun üzerine savunabilelim kulüplerimizi bir Türk olarak! Bir kerecik olsun ‘yine bir bit yeniği var mı?’ endişesine kapılmadan ama!

14 Temmuz 2009, Salı 04:30
YAZININ DEVAMI