Arama

Popüler aramalar

‘’Tek devre yetmez!‘’

Bütün maç boyunca gol atmak için neredeyse parmağını bile oynatmayan Trabzonspor’dan gol yemek gibi bir tuhaflığa düşen Beşiktaş için “Koca bir ilk yarıyı heba etti” desek yanlış olmaz. Yarı boyunca dağınık, düzensiz, ne yapmaya çalıştığı belli olmayan bir Beşiktaş izledik. Evet, pas yaptılar ama hem pas hem takım hızı o kadar düşüktü ki, tribünde hepimiz başka hadiselerle ilgilenip, farklı konularda sohbete daldık.

Trabzonspor’un bir parça dermanı olsaydı bu maçın ardından çoğu kişi Samet Aybaba’nın Batuhan Karadeniz ve Uğur Boral tercihlerini tartışıyor olurdu, şüpheniz olmasın. Öte yandan, Trabzon’un tek şansı ceza sahası çevresinde kazandığı serbest vuruşlarken biz tribündekiler Beşiktaşlı oyuncuların o manasız kenar faulleri neden yaptıklarını anlamakta epey zorlandık. Anlayamadığımız bir başka şey de şuydu; koca takımda problem çözme becerisi olan tek oyuncu kuşkusuz ki Manuel Fernandes. Bu maçta görüldü ki takımda bu beceriye sahip bir oyuncu daha var, Oğuzhan Özyakup. Bu oyuncu neden daha fazla süre almaz hepimizin merakına mucip oldu. Sezon başında tutturulan “takımı gençleştireceğiz” iddiasını hayata geçirmek için biçilmiş kaftan gibi duruyor bu genç oyuncu. İkinci yarı Fernandes, Oğuzhan ikilisine maça daha kişilik koyan İbrahim Toraman da katılınca oyunun rengi değişti. İkinci gol ha oldu ha olacaktı ama ülkenin bence en iyi üç kalecisinden biri olan Onur Kıvrak sahne alınca golleri Almeida, Olcay atamamış gibi göründü. Oysa o pozisyonlar düpedüz ‘kurtarıştı.’

Evet, ikinci yarı oynanan, daha doğrusu oynanmaya çalışılan oyun tribündeki Beşiktaşlılar’a umut verdi kuşkusuz. Ancak bu kimseyi fazla heveslendirmesin... Zaten Beşiktaş İnönü’de bu seviye oyunu her zaman tutturabilir. Bu takımın derli toplu oynaması için yapması gereken daha çok şey var. Dün akşam gördüğümüz, gayrete bir parça ‘akıl’ iliştirmekti. Esas gerekli olan ‘bilinçli oyun’ ve sorumluluk alacak oyuncu sayısını artırabilmekte...

22 Ekim 2012, Pazartesi 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Suçlu değil, sorumlu aramak!‘’

Bu hızdaki top çevirmeyle -ki bu noktada pas yüzdesi de önemini yitiriyor- yeterli gol pozisyonu yaratmakta sıkıntı yaşandığından ne yazık ki iş ‘yeteneğe’ kalıyor. Bu hızdaki oyun yapısında da yetenekli oyuncu ancak oyun içinde kendini ‘unutturabilirse’ etkili olabiliyor. Örnek, Caner’in ‘unutulup’ golün gelmesi...

Bütün ilk yarı boyunca Mevlüt’ün golünün ardından gelen kısa dönemli baskıyı hariç tutarsak yine ülke ‘oyun hızı ortalaması’ tuturulunca Macarlar önce baskıyı kırdı, ardından kontrolü ele geçirdi. Kimse oyuna itiraz edemeyince Macarlar da ‘üst düzey’ bir takıma dönüşmüş oldu!

Şimdi elbette ki herkes ‘sorumlu’nun peşine düşecek. Ve kuşkusuz ki kimse gelinen noktadaki payına sahip çıkmayacak. Sorunun bu ülkedeki kolaycı, kısa vadeli beklentilerden kaynaklandığını anlamayacağız, anlamak istemeyeceğiz.

Sorumluluk mevkiinde oturan elbette ki Abdullah Avcı. Lakin sorunu buradan çözmeye çalışmak yeni bir çözümsüzlüğün ilk adımı olacaktır. Ülkedeki futbol seviyesi üzerine sahici tartışmalar yapmayıp ‘kişi hedefli’ polemikleri sürdürmek yumağı ancak büyütür. Öte yandan başta federasyon yetkilileri olmak üzere sorumluların da ciddi bir öz eleştiri yapmasının zamanıdır.

17 Ekim 2012, Çarşamba 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Bilinç yeteneği yendi!‘’

Romanya ‘vasat mı değil mi’yi belirlemek benim haddim değil ama rahatlıkla ‘akıllı’, ‘bilinçli’ bir takım olduğunu söyleyebilirim.

Unutmayalım, sürekli kendine propaganda yaparak gelişemiyor insan. “Biz daha yetenekliyiz” gibi ispatı problemli bir bakış açısı gerçek eleştiriyi kapı dışarı ettiği için olmuyor, olamıyor ne yazık ki... Evet belki de bizim oyuncularımız daha yetenekli ancak farkı yaratan ‘bilinç’ ise orada durup hep birlikte düşünmek gerekmiyor mu?

Evet kuşkusuz ki yetenek önemli! İkinci devrenin başında Rumen oyuncular girdikleri pozisyonlarda bir de ‘yetenek’ farkını ortaya koyabilseydiler dakika 60’ı gösterdiğinde maç zaten bitmiş olurdu.

Yenilen golde elbette Volkan Demirel’e ‘Hatalısın’ da denebilir ama oyunun genel hali, “O olmasa bir başkası olurdu” değil miydi?

Nihayet 65’ten sonra, elbette Abdullah Avcı’nın değişikliklerinin de etkisiyle, oyun dengeye geldi. Ne var ki oradada ‘yetenek’ ortaya çıkamadı. Fatih Terim takımlarının son bölümlerde oynadığı ve ‘kaotik futbol’ diye tanımlanan durum da -bu nasıl bir oyun planı bir türlü kavrayamadım, o da ayrı ya- ortaya çıkmayınca haniyse gol kaçırmadan yeniliverdik.

Demek ki, akıl ve bilinçli gayret olmadan ‘yetenek’ tek başına mutlu olmak için yetmiyormuş. Ve yine unutmayalım ki, bu oynama ya da ‘oynayamama’ sorunu ülkede oynanan futbolla birebir ilgili yoksa milli takım burada sadece sonuç...

13 Ekim 2012, Cumartesi 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Quaresma mitolojisi‘’

Bu konuda demeç vermeyen yönetici kaldı mı, merak ediyorum doğrusu!.. Ama sorun -sözleşme ortadayken artık bu konu niye sorunsa- hâlâ ortada duruyor gibi görünüyor.
Son olarak yönetici Tamer Kıran’ın ağzından verilmiş haberlerde Quaresma’nın 750 bin Euro indirim yaptığını, bunun da ‘FEDA’ anlamına geldiğini okuduk. Lakin kimi haberlere göre de Quaresma cephesinde ne indirim var ne de Portekiz’den dönüş...
Sözleşmeli oyuncusunu ‘indirim’e yanaşmadığı için cezalandıran anlayış, takım üç hafta üst üste maç kaybedince yine aynı ipe sarılmış görünüyor.
İşin tuhafı şu ki, Beşiktaş kamuoyunun önemli bir bölümü Quaresma takıma katılırsa işler düzelecek beklentisine girmiş görünüyor. Yani ‘Quaresma mitolojisi’ hortladı, hortlayacak.
Aylardır ciddi idman yapmayan, geçmiş dönemlerdeki performansı da ortada olan oyuncunun Beşiktaş’ı ‘uçaracağını’ ummak kuşkusuz ki ham hayal... Ancak kabul etmek de gerekir ki, oynadığı maçlarda ne yaptığı belli olmayan, rakibine maçın herhangi bir bölümünde üstünlük kuramayan, koşmaktan öte bir şey yapamayan onu da verimsiz koşan bu Beşiktaş’a en küçük katkı bile olumlu sonuç doğurabilir. Hiç yoksa kısa vadede rakiplerin Manuel Fernandes ve Hugo Almeida dışında düşünecekleri biri daha olabilir sahada.
Ben hâlâ indirim yapmadığı için cezalandırılan Quaresma’nın kendi başına ‘idman yapıyor gibi görünmesi’nin Beşiktaş’a ne gibi bir fayda sağladığını anlayabilmiş değilim. Sezon başından bu yana izlediğim Samet Aybaba’nın Beşiktaş’ının ne oynamaya çalıştığını da anlayabilmiş değilim. Aybaba’nın transfer tercihlerinin neredeyse hiçbiri şimdiye değin vasatı aşamamışken ve parası da ödenmek zorundayken indirim inadını bırakıp Quaresma’yı takıma katmak en azından mitolojik beklentinin daha sonra yaratacağı gerilimi ve yıkımı engellemek adına faydalı olacaktır.

Dikkat! Dayak geri döndü

Üç puanla ligin dibine demir atan Elazığspor’un teknik direktörlüğüne ‘kötü öğretmen’ Yılmaz Vural getirildi. Geçmişte futbolcularını döven ve hâlâ oyuncuyu dövmeyi ‘eğitim ve öğretimin’ ayrılmaz parçası gören Vural, iki hafta önce Radyospor’da yine dayağı savunurken, geçen yılki Süper Final’in son maçında kırmızı kart gören Fenerbahçeli Dia için de “Onu öyle bir döverim ki!” diyordu. Yani, dayağın, şiddetin içselleştirilip normal bir eğitim aracı olarak kabul gördüğü bu coğrafyada ‘pederşahi tutum’ bir kez daha kazandı. Ama Elazığ kadrosunun gerek yaş ortalaması gerekse Vanja İveşa, Fabio Bilica, Sedat Bayrak gibi kalıplı oyuncularını düşününce ‘dayakçı hoca’nın işi bu kez zor görünüyor! Yine de ‘dayağın cennetten çıkma olduğu’ inancının güçlü olduğu bu topraklarda Aydın Karabulut gibi gençlere dikkatli olmalarını öneriyorum.

Sorununu kafa atarak çöz!

Dedim ya, dayak ve şiddet kolay içselleşitiriliyor bizim buralarda. Antalya’daki turnuvaya gelen dünyanın en çok kazanan sporcularından Tiger Woods’u izleyen Cihan Haber Ajansı kameramanı Cihat Ünal ‘çizgiyi aşınca’ Golf Federasyonu Başkanı Ahmet Ağaoğlu da sorunu kendisine kafa atarak çözmüş! Evet, Ünal geçilmemesi gereken güvenlik çizgisini aşınca oyuncunun konsantrasyonu bozulup çevredeki birilerine isabet edecek top nedeniyle yaralanma riski ortaya çıkmış olabilir. Ne var ki, bu kadar ‘nezih ve elit’ bir spor dalında federasyon başkanının ‘sorun çözme’ biçiminin bu denli ‘avam olması’ irkiltici. Öte yandan spor gibi bir kültür alanının sorunları dayakla, şiddetle çözmeye çalışan birileriyle kuşatılmış olması ise korkutucu.

Bakalım bu vizyon tutacak mı?

‘Tuttuğunu altın eden’ Metin Diyadin, oynatmaya çalıştığı futbol nedeniyle değil de ‘yetersiz bulunan vizyonu’ gerekçesiyle Kasımpaşa’dan gönderilmişti. Önce ‘uygun vizyon’ Ada’nın kavgacı, hırçın çocuğu Roy Keane’de bulundu! Ama sanırım ‘Kasımpaşa’nın vizyonu’ Keane’e uymamış olmalı ki, o iş yattı. Ardından da Kayseri’yi bırakan Şota Arvaladze -ki kendilerini pek severim - ‘uygun vizyon sahibi’ olarak takımın başına getirildi. Arvaladze ile Diyadin’in ‘vizyon farkı’nı pek kavrayamadım doğrusu ama bu vesileyle Yılmaz Vural’ın ‘dayağı savunduğu’ röportajında söylediği farklı şeyleri de hatırladım. Şöyle diyordu; “Bugün Türkiye’de kötü futbol varsa sorumlusu hak etmediği halde Süper Lig’de takım çalıştıran teknik adamlardır. Bugün iş bulmak için iyi teknik adam olman gerekmiyor. Biat edeceksin ya da arkan güçlü olacak.” İnsan düşünmeden edemiyor, “Kimdir acaba bu hocalar?” diye... Bir de acaba burada ‘kötü futboldan sorumlu olan’lar sadece teknik direktörler mi olmalı? İşin içine ‘vizyon sahibi’ yöneticileri de katmak gerekir mi?

11 Ekim 2012, Perşembe 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Mücadele şart ama yetmez!‘’

Dün geceki maçın düğümünü Uğur Boral-Gökhan Gönül eşleşmesi çözdü denebilir. Kendi adıma ben, Uğur Boral transfer tercihini doğru bulmayanlardanım... Hala, Ernst ve Egemen’in ilke adı altında ‘üç beş kuruş için’ elden çıkartılmış olmasına anlam veremiyorum! Evet, Uğur Boral en azından ilk yarı boyunca çıkışlarda daha etkili göründü ama ‘verimli’ olan karşısındaki Gökhan Gönül’dü; bir gol ortası, iki gol...

Beşiktaş her zamanki gibi gayretli ve çalışkandı ama eksik olan şey yine ‘yaratıcılık’tı. İki ‘esas oğlan’ Fernandes ve Almeida en yakınlarındaki Fenerbahçeli oyuncular tarafından enterne (etkisiz hale getirmek) edilince Beşiktaş için geriye sadece mücadele kaldı. Eksikken bile mücadele etti ama bilinir ki tek başına mücadele sadece ‘samimiyeti’ gösterir, kazanmaya yetmez.

Üçüncü golün ardından Beşiktaş maçtan zihinsel olarak da kopunca Fenerbahçe ilk yarıdaki ‘topla oynama oranı’nı da ele geçirdi. Ve ondan sonra mesele Aykut Kocaman için ‘deneysel bir hal’ aldı.

Beşiktaş yönetimi ve Samet Aybaba baştan beri sürekli ‘gençlik ve mücadele’ dediler ama ne var ki futbolun geldiği noktada bu iki önerme gerek ama yeter şartı oluşturmuyor.

Bu haliyle Beşiktaş’ın vasatı aşabilmesi ne yazık ki kendisine değil rakiplerinin ‘gününde olup olmamasına bağlı...’

Dün akşam görüldü ki Beşiktaş için bütün mesele yenilmemek değil, ‘teslim olmamak’ta. Aybaba’nın takımı elbetteki her takım gibi yenilebilir ama kaybedilecek gibi görünen maçlarda oyundan bu denli kopulursa asıl felaket orada başlar.. Ve bu ruh halini geri döndürebilmek sanıldığından daha zordur...

08 Ekim 2012, Pazartesi 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Alex de Souza dersleri!‘’

Örneğin, Fenerbahçe’de kısa vadeli sonuçlara bakılarak yürütülen “Alex mi, Aykut Kocaman mı?” polemiğinin geldiği nokta ve tutturulan dil...

Sorunu, “Aykut gitsin, Alex kalsın” basitliği içinde algılamamızı isteyen bu bakış açısının futbolun eriştiği noktanın ne kadar uzağında olduğunu anlatmaya bilmem gerek var mı?

Esasen bu tartışma Fenerbahçe cephesindeki bir tür “3 Temmuz rövanşı” gibi duruyor. Bilinir, kalabalıklar ‘tek kimlik’le tarif edilme basitliğiyle açıklanmaya çalışılsa bile -milliyet, siyasi parti, cemaat, grup, takım taraftarlığı vs. gibi- esasen birer ‘ittifaktır’lar. Her kalabalık aslen farklı fraksiyonların bir araya gelmesiyle oluşur.

Fenerbahçe’de de 3 Temmuz sürecindeki gelişmeler ve gidişat nedeniyle öne çıkamayan grup ya da fraksiyonlar, işlerin kötü gitmeye başladığı ilk anda meydanı doldurmaya başladılar. Bundan da şaşacak bir şey yok... Bir iddianın dile getirilip güçlenmesi ancak kriz anlarında mümkün olur. Her şey iyi görünürken ‘muhalefetin’ boy gösterme olanakları zaten sınırlıdır. Hele de bizim topraklar gibi “birlik, beraberlik retoriği”nin her şeyi bir anda kuşatabildiği coğrafyalarda...

Fenerbahçe’de Alex de Souza üzerinden yürütülen tartışmanın gerçek hedefi şimdilik ‘yetersiz görülen’ Aykut Kocaman’sa da, ilerleyen günlerde bunun yönetime yöneleceği açıktır... Hatta bu yöndeki itirazlar şimdiden boy vermeye başladı bile.

Sözü futbola çevirirsek, Milliyet Gazetesi’nden arkadaşım Levent Kalkan’ın başından sonuna itiraz ettiğim yazısının finaliyle devam edeyim... “Hiçbiriniz ‘Bir Alex değilsiniz..” Elbette ki hiç kimse Alex değil. Ama unutmamak gerekir ki Alex de Souza da geçen yıllardaki kendisi değil. “Ben zaten hiç koşmadım” tezi belki geçmiş senelerde ve bizim ülke sınırları dahilinde işe yarayabilirdi. Ne kadar yaradı orasıda tartışılır... Ama Şampiyonlar Ligi bir kaz daha gösterdi ki, durum öyle değil. “Alex yok da Fenerbahçe elendi” diyenler için, Fatih Terim’in önceki akşam söylediklerini doğru okumalarını salık veririm...

Dediğim gibi Alex, geçmişiyle bugünüyle kuşkusuz ki büyük bir oyuncu. Ne var ki sorun zaten ‘yarın’(lar)da, anlaşılamayan da burası. Destekleyici bir örnek için, Jose Mourinho’nun gelir gelmez Real Madrid’in iki simge ismi Raul Gonzales ve Guti Hernandez’le yollarını ayırmasını akıldan çıkarmamak gerek...
Daha zarif bitebilirdi!

Şimdi de bir kaç soru... Var olan üslup içinde diyelim ki, Alex de Souza kaldı ve Aykut Kocaman gitti! Peki bu takım hocasız mı devam edecek yola? Ya da böylesi bir atmosferdeki takıma hangi ‘kıymetli hoca’yı bulup getireceksiniz, ki, Alex varken ve diyelim ki Alex’e rağmen kendi formüllerini uygulayabilsin!

Bir de şöyle bir projeksiyon yapalım... Şimdiki fiziksel kapasitesiyle Alex de Souza’yı Galatasaray ya da Beşiktaş’a koysak ne olur? Galatasaray’ın oynama biçimi ve hızı gelişir ve artar mı, yoksa büyük ihtimalle tersi mi olur? Beşiktaş’ta Fernandes gibi bir oyuncu varken bu iki oyuncu yan yana oynatılabilir mi? Oynatılırsa takım hızı ve dayanıklılığı ne yönde etkilenir?

Öte yandan ne yazık ki, Alex de Souza gibi büyük bir oyuncunun böylesi ‘yıkıcı tartışmaların’ arasında gönderilmiş olması kuşkusuz ki inciticidir. Ve yine ne yazık ki ‘bizim toprakların yönetme biçimi’ne de uygundur... Nedense, bu ayrılık işlerini münasibiyle becerememe konusunda doğal bir yeteneğe sahibiz. Artık ego mudur, iktidar hırsı mıdır, beceriksizlik midir, yoksa hepsi midir, varın siz koyun adını...

04 Ekim 2012, Perşembe 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Artık şu saçma sapan cezaya son verin!‘’

“Sebep oldukları olaylardan dolayı Kulübümüzün uğradığı ve uğrayacağı tüm zarar ve ziyanların tazmini için haklarında maddi ve manevi tazminat davaları açılmasına ve ayrıca ilgili kişiler hakkında cezai şikayetlerde bulunulmasına karar verilmiştir.”

Bu şikayet bana şunları düşündürttü:

Eğer suçlular belli ise ve soruşturma sonunda suçları sabit görülürse iki kişi zaten ceza alacak. O zaman, o maçı Çamlıhemşin’de televizyondan izleyen kombine bilet sahibi Cem Dizdar’ın ya da onun durumunda olanların ya da o maçta İnönü’de olup da, olan bitenden haberi bile olmayan binlerce ‘masum kişi’nin suçu ne ola ki içeride oynanacak bir sonraki maça gidemiyorlar? Kaldı ki bunların yaklaşık 7 bin kişi kombine bilet alarak parayı peşin ödemişler. Suçsuzların peşin ödediği paralar ne olacak?

Öte yandan bir tüzel kişilik olan kulüp nasıl suç işler? Suçu birey(ler) işlemez mi? İki kişinin neden olduğu olay sonucu, ‘suçsuz kulüp’le olaya hiçbir dahli olmayan geniş kalabalıkların topluca cezalandırılması ne denli adil?

Her defasında “Futbolun güzel yanlarından söz edelim” klişesine sığınan TFF yöneticilerinin geniş yığınları mağdur eden, futbola olan ilgiyi yere seren bu saçma sapan uygulamadan bir an önce vazgeçmesi oyunun selameti açısından şart... Görevini yap suçluyu yakala. Yapmadığın, yapamadığın görev için beni cezalandırma!

Gereksiz hassasiyetler!


Her açıdan hassas bir dönemden geçtiği için olsa gerek Beşiktaşlı yöneticiler, ‘hassasiyet hadisesi’ni gereğinden fazla abartıyorlar. Bu bağlamda, televizyon kanallarındaki futbolla ilgili tartışma programlarının önemli bölümünün ‘tuluat’tan öte bir anlam ifade etmediği gerçeğini de kavrayamamış görünüyorlar. Bu nedenle olsa gerek Ahmet Çakar’ın televizyondaki ifadeleri için resmi siteden kınama açıklaması yapacak kadar meseleyi ciddiye almışlar. Demek ki bir kez daha hatırlatmakta fayda var; bu tür gereksiz hassasiyetler, dile getirilmesi arzu edilmeyen konuları daha da sıcak tutar. Çünkü bu fuzuli hassasiyet, tartışarak öğrenmek ve ilerlemek gibi bir hedefi olmayan, bilgiden çok polemikten beslenen üslubu yeniden üretir. Yani serpilip gelişen, polemikten beslenen olur. Ve iş kısa sürede laf yetiştirmeler sonucu içinden çıkılmaz bir hal alır.

Bir diğer örnek Beşiktaş yöneticisi Tamer Kıran’ın 3-2’lik galibiyetin ardından Gaziantep Teknik Direktörü Hikmet Karaman’ın, “3-4 oyuncuyu çıkarsanız Beşiktaş’la aramızda fark kalmaz” mealindeki sözleri için gösterdiği hassasiyet!... Böylesi hiçbir anlam ifade etmeyen, görüş bile olamayacak kadar sıradan bir bakış açısıyla konuşan teknik adamı ciddiye alıp gazetelere demeç verilmesi de tuhaf. Sokaktaki çocuk bile bilir ki, bir takımdan 3-4 kişiyi çıkarsanız, bu Barcelona, Real Madrid, Arsenal, Bayern Münih, United ya da City de olsa fark etmez, o takım gücünden fazlaca şey kaybeder ve aşağıdaki rakipleriyle eşit seviyeye gelir. Bu tespit, üzerine konuşulabilecek bir şey değil ki!.. Futbola bu zaviyeden yaklaşan birisinin Beşiktaş’ı ya da bir başka takımı ‘aşağılayabileceği’ düşünülebilir mi? Bu gösterse gösterse kişinin futbolu da hayatı da klişelerle algıladığını gösterir o kadar...

Orantısız güç ve futbolun ruhu


“Önemsiz” diye düşünebilirsiniz ama hiç kimse için değilse bile benim için önemli. Gençlerbirliği’nin Sakarya’da oynanan maçta Bölgesel Amatör Lig takımı Dersimspor’a attığı 7 gol, olmamış. Bu tip frapan galibiyetleri ancak takımların gücü birbirine denk olduğunda anlaşılabilir bulabilirim. O da ‘bulabilirim’! Yani küme düşmesi kesinleşen ya da her açıdan aralarında uçurum olan bir takıma atılan 3’ten fazla gol manasız bir istatistikten öte anlam ifade etmez. Farklı yendiği ‘güçsüz takımın’ kalecisinin ya da herhangi bir oyuncusunun, yarın ekmek almak için sokağa çıkacağını düşünmüyorsa birileri, benim açımdan futboldan da hayattan da o kadar anlamıyordur. Ha diyecekseniz ki, “Ne var bunda altı üstü oyun. Olur böyle şeyler. Belki kaleci bile önemsemiyordur durumu. Hem maça giden insanların bol gol izlemesinin ne mahzuru var?..” Sorun da burada ya, önemsemesi gereken önemsemeli! Yani, yenilen değil farklı yenen... Oyunların en güzel sonucu olan beraberliği de içinde barındıran futboldan söz ediyoruz. Bol gol yerine futbolunun ruhu olan ‘eşitlik ilkesi’ne duyulan bağlılık ve özen... Yani insana özen... Hayatı da oyunu da ancak bu özen ve hüsnüniyet içinde güzelleştirip, geliştirebiliriz.

28 Eylül 2012, Cuma 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Doğru vuran kazandı‘’

Ancak sonucun gerçek belirleyicileri topla iyi oynayanlardan çok, topa ‘doğru’ vuran oyuncular oluyor. Topu ‘doğru adres’e teslim edecek oyuncu sayısı bakımından Fernandes ve Almeida gibi bu işin iki ustası Beşiktaş’ın artıları. Ama bu yeter mi, işte orası tartışmalı. Temposu ilk yarı boyunca zaman zaman yükselen maça Beşiktaş lehine farkı koyacak oyuncu kuşkusuz ki Fernandes’ti. Ancak Hikmet Karaman bu oyuncuyu ablukaya aldırınca ‘fark’ ortaya çıkamadı. Öyle ki, Fernandes zaman zaman top almak için müdafaa göbeğine kadar gerilemek zorunda kaldı ya da bir başka söyleyişle Antep onu oraya itti. Hal böyle olunca da maç ‘yaratıcılık’tan çok, ‘güçlü’nün kazanacağı bir oyuna dönüştü...

Ancak ikinci yarı ilk yarının aksine iki takımın da oyuna ağırlığını koyduğu ve bu nedenle sık sık yön değiştiren bir maç izledik. Sivok’un zamanlama hatasıyla gelen manasız penaltısı, Fernandes-Almeida ikilisinin gayretlerini de boşa çıkarmış oldu. Koşan, gayret eden, kendi eşiğini aşmaya çalışan Antep, ikinci yarı rakibini geriletmeyi başardı ve geriye düştüğü anlarda bile oyundan hiç kopmadı. Çünkü kadro olarak ‘diş geçireceği’ bir rakiple oynadığının bilincindeydi. Maçı zor da olsa Orhan Gülle’nin ‘doğru vuruşu’ ile kazanmayı becermesi, işte bu farkındalıkla mümkün oldu.

Beşiktaş çok koşan, kapatan ama ‘yaratıcı oyuncuları’ muhasara altına alınınca sıradanlaşma eğiliminde olan bir takım. Sonucu etkileyecek oyuncu sayısı iki, bilemedin üçle sınırlı. Haliyle bu sezon hep sürpriz sınırında gezinecek gibi görünüyor.

Ve so bir not: Ülke futbol kültürünün doğal sonucu olarak hakeme bu denli asap bozucu biçimde itiraz eden oyuncu sayısının fazlalığı ve bunun büyük kalabalık tarafından meşru bulunması oyunu berbat etmekten başka bir işe yaramıyor. Topla doğru oynamayı beceremeyen oyuncuların hakemle kurdukları bu berbat ilişki oyunu da, eğlenceyi de karartıyor...

23 Eylül 2012, Pazar 12:00
YAZININ DEVAMI