Arama

Popüler aramalar

‘’O ihtimal!‘’

Rakibinden daha az koşuyorsan topa hakimiyet ve ona hükmetme konusunda daha becerili olman şart. Dün gece Elazığspor ne fazladan koşabildi ne de topa hükmedebildi. Sadece ‘çırpındı’.

Beşiktaş ise temkinli ama baskılı oynadığı ilk yarıda belki pozisyon bulamadı lakin rakibine de ‘göz açtırmadı.’ Bu devrede orta sahadaki her topu kaptıysa da basitlikle gösterişli oynama arasındaki o ince çizgide yürüyen dengeyi bir türlü tutturamadı. Bu nedenle de gol pozisyonuna girmesi mümkün olamadı.

Ancak ilk devre boyunca savurduğu rakibini ikinci devre tek kelimeyle çaresiz bıraktı. Fernandes’in duran toplarından gelen goller aldatmasın. Tüm ikinci yarıda yüksek mücadele gücüyle oyuna hükmeden Beşiktaşlı futbolcular basit ve etkili oynama konusunda biraz daha ‘ders çalışmış’ olabilselerdi tabela da bu kadar kalender olmayabilirdi. Kendi adıma ikinci ve üçüncü bölgeyi etkili kullanmaya çalışan Beşiktaş’ın neyi, nasıl oynamaya çalıştığını anladığımı sanıyorum. Ne var ki, Elazığ’ın ne oynamaya çalıştığını anlayamadım. Elbette bu benim eksikliğim olabilir!

Öte yandan tek tek oyuncuları değerlendirmek elbette ki mümkün ama özellikle Batuhan için birkaç satır şart görünüyor. Bu oyuncunun potansiyeli olduğu bir gerçek ama bunun kinetik hale dönüşebileceği ise bir inanış. Belki de Batuhan sadece bu kadar; gerçekleşemeyecek bir ihtimal... Yine de bu ihtimali kovalamak tüm Beşiktaşlılar için çekiciliğini bir süre daha koruyacak gibi görünüyor.

Ve son bir not... Maçı İstanbul’dan uzaklarda, yüksek rakımlarda izledim ama özellikle kapalı tribünü hazırlık maçları da dahil hiç bu kadar ‘ıssız’ görmemiştim. Şaşırtıcı!..

18 Eylül 2012, Salı 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Her soru iz bırakır!‘’

Soru, tıpkı bilim insanları ya da cinayeti çözmeye uğraşan detektifler gibi bir haberi anlaşılır kılma arzusunda olan gazetecinin de el feneridir.
Gazeteci Serdar Ali Çelikler de, yapması gerekeni yapıp 7 Eylül’de, Fenerbahçe’nin 3A’sı Aykut Kocaman, Aziz Yıldırım ve Alex de Souza’ya yönelik 17 soru sormuş HT Spor’daki köşesinden. Lakin, yanıtlarını benim de merak ettiğim sorular olmakla birlikte bazılarının formüle edilme biçimleri bana fazlasıyla tuhaf geldi!..

Öte yandan yine bazı sorulardaki ifadeler, kamuoyunda hayli yaygın olan “Medya ne ki... Zaten her şey yalan... Satılık gazeteciler yalan yazıyor...” türü mesnetsiz genellemelerin daha kaba formülasyonu gibi duruyordu.
Şimdi Çelikler’in iki sorusunu irdeleyelim ki, mesele daha anlaşılır hale gelsin...

Aziz Yıldırım’a sorulan ilk soru:

“Hakkınızda yapılan haysiyet cellatlığı haberlerine hep kızdınız. Peki Alex hakkında yazarlarınıza yazdırdığınız yazılar; çıkarttırdığınız haberler haysiyet cellatlığı değil mi? Alex’i itibarsızlaştırma çabası tıpkı size yapılanlara benzemiyor mu? Mesela sprint rakamlarını kim sızdırdı. Sordunuz mu hiç? Ezcümle: Alex’i gönderirseniz gönderirsiniz. Ama yandaş medyanıza havale ettiğiniz itibarsızlaştırma çabaları ayıp değil mi?”
Bir soru içindeki bu kadar soru ve ima etmeler akla ister istemez yeni sorular getiriyor. Alex aleyhinde Aziz Yıldırım’ın yazı yazdırdığı gazeteciler kimlerdir? Örneğin ben de, son Aykut Kocaman-Alex de Souza üzerinden medyada yürüyen polemikte Alex’in dilini, twitter’da yazdıklarını doğru bulmayanlardanım. Acaba hayatımda hiç karşılaşıp, konuşmadığım Aziz Yıldırım kontrolündeki medyaya ben de dahil miyim?
Çelikler’in dili -artık her kimi, kimleri kast ediyorsa- gazetecileri ve elbette bu ‘gizli özne’ler üzerinden dolaylı olarak gazetecilik mesleğini de itibarsızlaştırma gayreti olmuyor mu? Bu soruları soran gazetecinin ‘Aziz Yıldırım’ın yandaş medyası’nı adresiyle göstererek, böylece benzer yönde düşünen diğer gazete ve gazetecileri töhmet altına sokmaktan imtina etmesi gerekmez mi?

Serdar Ali Çelikler’in Alex de Souza’ya yönelik ikinci sorusunun birinci kısmı da kanımca sorunlu.

“Başkanın hocana mecbur. Ortada yürüyen yargı süreci varken, bir sürü ‘sır’ bilen hocanı kaybedemez, seni yollar” diyor.
Aykut Kocaman’ın ‘sır’ bildiğine ve bunları mahkeme sürecinde saklamış olduğuna dair bir inanç içeren bu bakış açısıyla Çelikler, tam da şikayetçi gibi göründüğü ‘itibarsızlaştırma eylemi’ni bizatihi yeniden üretmiş olmuyor mu? Kocaman’ın ‘sır’ bildiğini ve bunları sakladığını iddia eder tarzda soru, gazetecinin el fenerini bir durumu aydınlatma sorumluluğu ile değil bir hesabı açma ya da kapatma niyetiyle formüle edildiğini düşündürttü bana... Problemli bulduğum bir kaç yer daha vardı ama yazı uzar korkusuyla burada bıraktım...

Selçuk İnan olsa böyle olmaz mıydı?

Hollanda karşısında alınan mağlubiyet bildik polemikleri yineleme için yeni fırsatlar yarattı. Geçen ayı, Aykut Kocaman’ın Alex de Souza tercihini konuşarak kapatan kamuoyu Estonya maçına kadar da Abdullah Avcı’nın Selçuk İnan tercihini konuşacak gibi görünüyor.

Oysa sorun sadece oyuncu tercihinde değil, bizzat ‘düşünme ve eyleme halleri’nde. Kuşkusuz ki Selçuk İnan, bölgesinde ülkenin en iyi oyuncularından biri. Lakin, sadece biri... Problem, Selçuk İnan’ın yokluğundan öte rakibin varlığını gerçekçi yaklaşımla görememekte yatıyor. Tam da bu nedenle, ‘biz’e takılıp kaldığımız, rakibi/rakipleri çoğunlukla yok saydığımız, onlar üzerine eni konu düşünmek istemediğimiz için ‘okyanusu geçip derede boğulan’ bir çizgide ilerliyor bu ülkede futbol. Fazla geçmişe gitmeyin yakın zamanda Avrupa Şampiyonası kuraları çekilip Almanya ile aynı gruba düşüldüğünde de “Grup birincisi çıkarız” inancı azımsanmayacak bir kalabalığı toplamıştı arkasına.

Cuma akşamı, şu an Avrupa’daki en gösterişli pas oyununu oynayan Barcelona’nın ‘fikir babası’ Johan Cruyff’un ülkesiydi rakibimiz. Unutulmasın ki, Hollanda’nın ‘futbol birikimi’ son Avrupa Şampiyonası’nda yaşadıkları hüsranı hızla onarabilecek kadar zengin. Çünkü, bizim ülkede sıklıkla yapıldığı gibi her kaybın ardından her şeye ‘sıfır noktası’ndan başlamıyorlar. Gördük, ‘onları en kötü zamanlarında yakaladığımızı’ düşündüğümüz anda bile dayanıklı oyuncularının takımları lehine maça koydukları ağırlık bile sonuca yetti. Tam da bu ‘birikim’ nedeniyle o iklimde yetişen oyuncular
Avrupa’nın farklı ekollerdeki ülke ve takımlarında rahatlıkla banko oyuncular haline geliyorlar.

Beri yanda bizim ülke... Takımını Dünya Kupası’nda üçüncülüğe taşımış Şenol Güneş gibi bir hocayı futbol dışı, hatta ‘insan onuru dışı’ eleştirilerle bezdiren bir kültür iklimi... Şimdi oturmuş, Şenol Güneş’in futbolculuk melekelerinin gelişmesine büyük katkı verdiği Selçuk İnan’ın varlığı ve yokluğu üzerinden anlamaya çalışıyor durumu. Hadisenin bir futbol takımının bir iki maç galip gelmesi olmadığını anlamak istemiyoruz bir türlü. Ya da üst üste maç kazanabilme devamlılığının sorunun ‘bizzat kendisini çözmek’ yani ‘birikim’den geçtiğini... Tuhaf değil mi?

Unuttum gitti söylediklerimi!

Bir de çok çabuk unutuyoruz her şeyi. Söyleyenimiz bile unutuyor. TFF Başkanı Yıldırım Demirören, sık sık “Hakemleri korumamız ve futbolun güzel yanlarını konuşmamızı” öğütlüyor bizlere... Neyse artık futbolun güzel yanı? Ara pası mı, kaleci kurtarışı mı? Yoksa işi ticarete döküp, forma kombine satma yarışı mı?

Sanki “Bu hakemler olduğu, şampiyon masa başında belirlendiği sürece gerekirse maçlara PAF takımıyla çıkarız” mealinde sözler eden bizlerdik! O zaman da bir federasyon başkanı vardı ve sanırım onun da o günlerdeki en büyük dileği futbolun ‘güzel yanları’nın konuşulmasıydı!.. Bu öğütler de tuhaf kaçıyor değil mi?

09 Eylül 2012, Pazar 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Düzensiz ama renkli‘’

Uğur Boral çim kayağı slalomunu gösterişli bir golle tamamlayınca o ana kadar ilk dakikalardaki Cernat ortası ve Shelton’ın direkten dönen topu haricinde pek de ortalıkta görünmeyen Karabük tamamen sahneden çekildi. Hâl böyle olunca da Beşiktaş’ta ‘takımın beyni’ Fernandes oyunu istediği gibi çekip çevirmeye başladı.

İkinci devre kaybedecek bir şeyi olmayan Karabük, sahneyi hatırlayıp geri dönmek için gayret gösterince oyun iyice düzensizleşti. Ve bilinir ki bu ülkedeki en renkli maçlar ‘düzensiz olanlardır.’ Bu da öyle oldu.

Beşiktaş’ta tüm yükü omuzlamak zorunda kalan Fernandes topla fazlaca oynamak yerine daha sade daha ekonomik dolayısıyla da oyunu hızlandıracak verimlilikte oynamaya başlarsa takım da kendi hızını bulacak gibi görünüyor. Çünkü görüldü ki, Veli ve Necip gibi iki ‘işçi arı’ ona tempoyu istediği gibi ayarlama konusunda en azından bu maç bağlamında muazzam yardım etti. Uğur Boral ve Hilbert kenar çıkışları arttırırsa, geriye hücum merkezini organize etme işi kalıyor. Bu haliyle Batuhan sadece bir ‘umut vaat etme’ fantazisinden öte iş göremez gibi duruyor.

Karabük’e gelince...Sanırım bu oyundan en fazla bir tane daha oynama hakları var. İki tane üst üste böyle oynarlarsa ligin ilk boşa çıkacak hocasının Michael Skibbe olacağını tahmin etmek için ‘futbol bilgini’ olmaya gerek yok sanırım. Bu onun iyi hoca olmamasından değil, ülke genetiğinin bu rotada işliyor olmasından... Böyle düşünecek Karabüklüler’e geçen sezonun ilk bölümünde Skibbe yönetimindeki Eskişehir’i hatırlamalarını öneririm.

02 Eylül 2012, Pazar 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Altı yıl önce yine bu ay...‘’

Yıl 2006. Ağustos’un 25’i. Beşiktaş İnönü’de Konyaspor ile karşılaşıyor. Maçın henüz başında ‘çiçeği burnunda’ Beşiktaşlı Burak Yılmaz hepimizin gözü önünde eliyle düzelttiği topa vurup golü yapıyor. Pozisyon maçın hakeminin gözünden kaçınca tahmin edilebileceği gibi ortalık “Gooolllll” diye yıkılıyor!

Ben bu maçın ardından Fanatik’te “Beşiktaşlı elle gol atmaz” babından bir yazı yazıyorum.
Yazıda ‘doğru oyun’un ‘kazanmak’tan daha kıymetli olduğundan, tuttuğumuz takımdaki bu tip ‘kısa ve doğru olmayan yollara’ meyleden oyuncuların ‘eleştirisinin doğru yapılmas’ının iyi insan/iyi taraftar olmanın zorunlu sonucu olması gerektiğinden ve bu durumun hem futbolu hem de hayatı zenginleştireceğinden söz ediyorum.

Tahmin edileceği gibi yazıya tepki olarak gelen maillerde ne ‘Beşiktaş düşmanlığım’ kalıyor, ne Fenerbahçe ya da Galatasaray hayranlığım...

O maçın ardından Burak Yılmaz’a karşı Beşiktaş taraftarının önemli bölümünün bakışı değişmişti kuşkusuz ve tribünle yıldızının bir türlü barışamamasının miladı da o maçtır diyebilirim.

Zaman aktı, yıllar geçti... Hepimiz biraz daha büyüdük. Hatta ben büyümeyip yaşlandım.
Muhtemelen o gün o statta olanların bir bölümü benim gibi geçen hafta sonu yine trübündeki yerini aldı. İşler maç öncesi ‘tahmin edilenden daha iyi’ giderken Burak Yılmaz içeri daldı ve hakemlerin ortak kararı olarak penaltı düdüğü çalındı.

Daha penaltı vuruşu yapılmadan televizyon başındaki pozisyonun tekrarını izleyen arkadaşlar cep telefonu mesajlarını yağdırıyorlardı; “Hem alakası yok hem de zaten pozisyon dışarıda...”
Beşiktaşlılar da haklı olarak isyan ediyorlardı. Öyle ki yöneticilerden birinin locada hırsından camları yumrukladığını okuduk gazetelerden.

Yani 6 yıl önce yine ‘Burak Yılmaz/hakemler’ merkezinde gerçekleşen hadise bu kez tersine cereyan etmişti.

Eğer 6 yıl önce Beşiktaş taraftarının ‘kanaat önderleri’ o pozisyonu sineye çekmek ve Burak Yılmaz’ı ‘geliştirici yönde eleştirmeyi’ becerebilseydi bugün belki de her şey bambaşka olacaktı. Burak Yılmaz gibi zaman içinde kendini geliştirerek çok iyi oyuncu mertebesine ulaşan biri belki bu pozisyonun ardından geçmiş pişmanlığı hatırlayacak ve geçen yıl TFF Dergisi Tam Saha’da Konya maçı için söylediklerini pazar günü hayata geçirebilecekti; “Konyaspor maçında topu elimle kontrol edip golü attıktan sonra en büyük hatam, yaptığım yanlışı bile bile Konyaspor taraftarından, hatta tüm futbol camiasından özür dilemememdir. Golden sonra hakeme gidip “Hocam golü elle attım” dememi beklemek ne kadar gerçekçi olurdu bilemiyorum. Çünkü o zaman 20 yaşındaydım ve büyük bir camiaya yeni gelip ilk golümü atmıştım. Ama sonrasında bu hatadan dolayı özür dileyebilirdim. İşte bu hatadan sonra insanların bana bakışı çok değişti. Sonrasında çok daha iyi maçlar oynadım ama ayağımın en ufak bir tökezlemesinde yine o olay karşıma çıktı. Bence de insanların bana bakış açısı Konyaspor maçından sonra değişti.”

Yani, yine olmadı... Tersi olsa, yani Burak Yılmaz Beşiktaş’ta oynasa ve bu pozisyon Galatasaray aleyhine verilse o stat yine ‘bayram yeri’ne döner bir gün sonra da çoğunun ‘sesi çıkmazdı.’ İşte bu kesif futbol iklimidir oyuncuyu ‘dilsiz’ bırakan. Aynı iklim bizi de Kesmeşeker’in şahane şarkısında söylendiği gibi ortada koyuyor; “Metin Kurt gibi yalnızız / ceza sahasında...”

Diyeceğim o ki, meseleyi Burak Yılmaz’a yıkmak bize ait sorumluluktan kaçmaktır. ‘Ceza sahası’ içinde çoğalmak için hepimizin birbirimizden sorumlu olduğunu aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekir... Yoksa ‘birine kızmak’ en kolayı!

29 Ağustos 2012, Çarşamba 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Zevkli bir 'Mahalle maçı'‘’

Bu tip karşılaşmalar, iki takımın da varını yoğunu ortaya koyduğu ve bütün planını öncelikle yenilmeme üzerine kurduğu mücadelelerdir. Buradan bakıldığında iki takım da kazançlı sayılır.

Maç öncesi kağıt üzerinde Galatasaray’ın üstte olduğu bir gerçekti. Ancak Beşiktaş, çok koşup, gücünün üstünde didinerek maçın büyük bölümünü lehine çevirmeyi başardı. Doğrusu son 10 yılda iki takımın da bu kadar plansız olduğu bir maç izlemedim. Tuhaf goller, dengesiz bir oyun. Çünkü asıl amaç yenilmemekti. Belki de bu nedenle 6 gol izledik. Bence maça etki eden iki kişi kim denirse, Emre Çolak ve Filip Holosko’yu söyler, Umut Bulut’u da yanlarına eklerim. Beşiktaş, özellikle ilk yarı kendi sahasını savunma konusunda becerikliydi. Hücuma çıktığı ikinci devreyse daha çok bir plana dayalı değil, Galatasaray’ın şaşkınlığından yararlanan bir takım görüntüsündeydi.

Kendi adıma hayli zevkli bir ‘Mahalle maçı’ izlediğimi söyleyebilirim. Beni esas ilgilendiren şey, Beşiktaş yönetiminin ne yapmaya çalıştığını anlayamamak oldu. Kapalı tribünde tam üstümdeki locada Ricardo Quaresma vardı. Devre arasında özellikle genç Beşiktaşlı taraftarlar kendisine büyük ilgi gösterdi. Ancak protesto edenler de yok değildi. Bu nedenle tribün bir anda gerildi.

Ortamı yatıştırmak da bizim gibi orta yaş üstü insanlara kaldı. Lakin aynı locada BJK TV’nin başındaki Tuğrul Yenidoğan ile cezalı antrenör Recep Çetin’in de olduğunu gördüm. Doğrusu üçlünün aynı locada olmasının yaratacağı tansiyonun hesaplanmamış olmasına çok şaşırdım. Belli ki Quaresma sorunu epey bir süre daha Beşiktaş’ın başını ağrıtacak. Oysa sahada en azından bu maç için tatmin edici bir Beşiktaş vardı.

27 Ağustos 2012, Pazartesi 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Arzu tamam akıl eksik‘’

Ne var ki arzu, iyi oynamak için gerekli ama yeterli olmayan şarttır. Futbolun izlenirliği arzunun ‘akıl’la şekillendirilmesini zorunlu kılar.

Beşiktaş dün gece arzulu başladığı maçı bir ‘akıl oyunu’na dönüştürmeyi başaramadı ne yazık ki... Sadece maçın başında ve sonunda baskılıydı ama İBB ilk 15 dakikadaki baskıyı önce kontrol oyunuyla söndürüp ardından son 10 dakikaya kadar devreye ‘aklı’ soktu.

Gerek sahaya yayılma gerek topla oyun gerekse de rakip caza sahası içinde yaratılan pozisyonlarda İBB’nin daha etkili olması, sakinlik ve ne yapacağını planlamış olmasıyla ilgiliydi.

Beşiktaş’ta Fernandes ve Almeida dışında -Cenk’i hücum organizasyonlar babında dışarıda tutuyorum- oyuna takım lehine etki edecek bir oyuncu yok gibiydi. Evet diğerleri koştular, oyunu kapatmaya çalıştılar ama bütün olan biten bununla sınırlı kaldı.

Eskiler “Zaman en iyi güreşçidir” der. Her takım gibi Beşiktaş’ın da zamana ihtiyacı var elbette. Bu nedenle maç arzu ile aklın bir araya getirilmesinin zorunluluğunu göstermişse bir puan kazanç sayılır. Bu bir puanı kazanca çevirmek de kopuk hatlar arası akışkanlığı onarmak, oyuncuların birbirini tamamlaması için didinmek, sahaya yayılma problemi üzerine düşünmek ve elbette bütün bunlar ışığında ‘oyun hızı’nı yükseltmekle mümkün.

Ben kendi adıma geçen yılın son bölümündeki kopuk kopuk oynayan Beşiktaş’tan farklı bir takım görmedim. Ama dedim ya, “zaman en iyi güreşçidir.” Onu kullanmak da elbette insan evladının elindedir.

20 Ağustos 2012, Pazartesi 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Beşiktaş'ın bitmeyen 'güvenlik' sorunu‘’

‘Devlet büyükleri’ni araya sokacak kadar işi ileri götüren yönetim Galatasaray’ın kararlı tutumu karşısında geri çekildi ve aklın yoluna uyarak bu sezon İnönü’de oynayacaklarını açıkladı.

Ardından başkan Fikret Orman önceki gün Hürriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda “Beşiktaşlı bu statla gurur duyacak” dedi.

Beşiktaşlılar o statla gurur duyar mı bilemem ama orada çok eğlendiklerini ve kendilerini çok iyi hissettiklerini biliyorum. Orman aynı röportajda geçen yıl çıkan olaylardan dolayı kulübün 8 milyon lira kaybı olduğunu söylerken bazı ‘önlemleri’ de sıralıyordu: “Güvenlik kamerası sayısı 300’e çıktı. Özel güvenlik teşkilatına önemli yetkiler verildi. Kimseye bedava bilet verilmedi, verilmeyecek. Bundan sonra başı boş taraftar olmayacak.”

Fikret Orman ilk günden bu yana bu ‘güvenlik meselesi’ni Beşiktaş’ın temel sorunlarından biri olarak anlatmayı sürdürürken diğer yöneticiler de her fırsatta ‘taraftardan dert yanmayı’ ihmal etmiyor.

Sunulan fotoğraf şu; yıllardır o tribünlere giden aralarında benim de bulunduğum insanlar bugüne kadar sanki tesadüfen hayatta kaldık. Ailelerimiz bizler için yüklü miktarda sadaka ödememiş olsaydı belki de bugünleri göremeyecektik!

Her statta olduğu gibi İnönü tribünlerinde de zaman zaman suç içeriği taşıyan olaylar yaşanır. Bunlar ‘kişisel eylemlerdir’ ve eğer bir suç varsa işleyen(ler)de bellidir. Haliyle herkesi suçlu gibi sunmak ve bu ‘güvenlik meselesi’ne bu kadar sıklıkla vurgu yapmak kimseye fayda sağlamaz. Hele de tribünlerin önemli/önemsiz maç ayrımı yapmadan doldurulması gereken bir yılda...

Bu bağlamda Orman’ın aynı röportajda sözünü ettiği ‘tribün yaşamının iyileştirilmesi’ konusunda yapılanları öne çıkarmak daha elzemdir diye düşünüyorum. Bir de şu bitmek tükenmek bilmez Ricardo Quaresma sorunu... Hemen her gün Beşiktaşlılar en az iki üç gazetede bir Q7 haberi okuyor. Evet anladık, yönetim kurulu da Samet Aybaba da Quaresma’yı takımda istemiyor. Artık bu yöndeki sorulara ısrarla yanıt vererek meseleyi sürekli sıcak tutmak yerine ‘çözüm için neler yapılacağını’ anlatmak daha doğru olmaz mı?

Bu haliyle benim gördüğüm şu, bu oyuncu idman yapıp yıllık ücretini masraflarıyla birlikte alacak. Çünkü, Aybaba’nın takımına koymadığı bir oyuncuyu kim para verip de alsın, değil mi?

Futbolcuya borçlu kalmak

Trabzonspor yöneticisi Nevzat Şakar, Burak Yılmaz’ın geçen yıldan kalan alacakları için kulübü icraya verdiğini doğrularken şunları söyledi: “Burak yöneticimiz Recep Denizeri’yi arayarak bir görüşme yaptı ve en kısa sürede icrayı geri çekeceğini belirtti.” Bu açıklamadan icrayı geri çekmek için verilen o ‘en kısa süre’yi de Burak’ın alacaklarının ödenip ödenmeyeceğini de anlayamadım doğrusu.

Ülkede oturmuş bir alışkanlık var, “Nasılsa bu ülkede top oynamak zorunda” diyerek futbolcunun, teknik direktörün hakkı olan paranın ‘üzerine yatmak.’

Futbolu yöneten federasyonun bu meseleye ivedilikle eğilmesi gerektiğini söyleyeceğim ama son olarak Egemen Korkmaz ve Fabian Ernst ‘alacaklarına karşılık’ bonservislerini alarak Beşiktaş’tan ayrıldı. Paraları ödemeyen Beşiktaş’ın o dönemki başkanı şimdinin Federasyon başkanı... Bu durumda mahkemeden gayrı kime başvurabilir ki Burak Yılmaz!..

10 Ağustos 2012, Cuma 12:00
YAZININ DEVAMI

‘’Adnan Öztürk'ten 'Kafa Açıcı' bir röportaj‘’

Tam sayfaya yakın verilen röportaj, sayfanın ortasına ‘dehşetli gülümseyişle’ bir de fotoğrafı yerleştirilen Galatasaray İkinci Başkanı Adnan Öztürk ile yapılmıştı. Öztürk başlığa çıkartılan ifadesinde, “Ben olduğum sürece Sayın
Demirören’in o koltukta oturması zor!” diyor ama hemen ekliyordu “Yanlış anlaşılmasın bu bir tehdit değil! Bugüne kadar verdiği kararların neticesi...”

Peki, bu bir tehdit değil de ‘belirleme’yse, o zaman cümle içindeki “Ben olduğum sürece” ifadesindeki “Ben”e ne gerek var değil mi?

Ben ise esasen -ne çok ‘ben’ oldu değil mi?-, seçim sürecinde Yıldırım Demirören’e ‘zimni’de olsa destek veren Galatasaray’ın ikinci başkanının ‘Şike Davası’ ile ilgili açıklamalarına takıldım.

Olan biten çabuk unutuldu

Malumunuz 3 Temmuz 2011’den UEFA’nın Fenerbahçe’yi ‘Şampiyonlar Ligi’ne kabul ettiğinin kesinleştiği tarihe kadar binlerceye yakın haber-yorum okuduk-dinledik. Aralarında “Fenerbahçe’ye şu kadar yıl ceza” da vardı, “UEFA sopayı gösterdi” de... Elbette gazeteciler bu haberleri yaparken UEFA’daki kendi kaynaklarına olduğu kadar ‘UEFA dışı güvenilir kaynaklar’ ile ‘UEFA’dan bilgi alabilen önemli kişilere’ de başvuruyorlardı.

Vardığımız noktada haberlerin önemli bölümünün birer ‘niyet okuma’ ve ‘arzu edilen sonucun çıkması temennisi’nden öte anlamlar içermediğini hep birlikte gördük. Gördük ama, durumu görenlerin çoğu da
kısa süre sonra olan biteni ‘unuttu’..

Strateji derken...?

Adnan Öztürk röportajda şöyle diyordu; “Stratejimiz, Galatasaray’ı hiçbir şekilde bu kaosun içine sokmadan, camiamıza yakışan bir şekilde davranmak ve bu süreçten hem Türk futbolu hem de kulübümüzün zarar görmeyeceği şekilde çıkmaktı. Bence bu stratejide de başarılı olduk. Bazılarını
kızdırmış olabiliriz, ama tarih bizim haklı olduğumuzu gösterecek.”

Malum strateji uzunlu, kısalı çeşitli taktiklerden oluşur. İnsan, “İzlenen bu stratejinin içinde basınla ilgili taktik varyasyonlar nelerdi?” diye düşünmeden edemiyor, değil mi? Sözü edilen ‘strateji’, okuduğumuz ve ‘doğru bellediğimiz’ kaç habere kaynaklık etmiştir acaba?

Öte yandan Adnan Öztürk, TFF yönetiminin yanlış yaptığını “Demirören’in gitmesi gerektiği”ni söylüyor. Ve belli ki gayet ‘kurnazca’ bulduğu bir hamle yaparak Yalçın Dümer’e soruyor; “Size soruyorum, kalması doğru mu?” Yalçın yanıt verdi mi vermedi mi bilmiyorum, ama sorunun iki ihtimalinden “Kalabilir” yanıtını vermiş olsa Öztürk’ün yüzünü görmek isterdim doğrusu!..

Öyle ya, Galatasaray ve ‘Türk futbolu’ yıl içinde öne sürülenlerin çoğunda olduğu gibi UEFA’da ağır bir sonuçla karşılaşmadığına göre Öztürk’ün TFF’nin ‘doğru davranış’ gösterip ne yapması gerektiğini de sıralaması gerekmiyor mu?..

Beşiktaş'ın büyük açmazı!

Evet, Beşiktaş yönetiminin yükü ağır, bu herkesin malumu.

Lakin, son olarak birinci lige yükselme başarısı gösteren voleybol şubesini ‘dondurunca’, taraftarını bir kez daha dondurdu...

Bu kulübün futbol dışı branşları ileri bir tarihte çözülmesi için buzluğa kaldırılabilecek ‘köftelik kıyma’ mı? O çocukların teri ne uğruna ‘feda’ ediliyor?

Bugün Beşiktaş’ın herkesten aynı ölçüde para bekleyen ‘feda’ya değil, herkesin gücü oranında katılacağı ‘dayanışma’ya ihtiyacı var. Bunun için de ‘moral seviyeyi’ yüksek tutmak gerek.

Fakat...

Son ana kadar hangi statta oynayacağı belli değil, “Kombine al” deniyor...

Taraftar “Kombineler biraz pahalı” diyor, “İşinize gelirse” tonundan konuşuluyor.

Hoca tercihi ile ilgili eleştiriler “Kimseyi takmam ben böyle istiyorum” denilerek kestirilip atılıyor.

“Delikanlı adam renkli takım tutmaz” pankartı asılan tribündeki çocuklara inat, yeniden ‘kırmızı forma’ dikiliyor.

Takımın biri milli, banko iki oyuncusu gönderilip macera aranıyor.

Katkı sağlayacak her görüş sürece dahil edilmeli ki insanlar da ‘taşın altına elini sokup’ dayanışma göstersin.

Hem insanları kaale almayıp hem ‘pamuk eller cebe’ jargonuyla konuşmak... İşte Beşiktaş yönetiminin ‘büyük açmazı..’

19 Temmuz 2012, Perşembe 12:00
YAZININ DEVAMI