‘’Adnan Öztürk'ten 'Kafa Açıcı' bir röportaj‘’
Tam sayfaya yakın verilen röportaj, sayfanın ortasına ‘dehşetli gülümseyişle’ bir de fotoğrafı yerleştirilen Galatasaray İkinci Başkanı Adnan Öztürk ile yapılmıştı. Öztürk başlığa çıkartılan ifadesinde, “Ben olduğum sürece Sayın
Demirören’in o koltukta oturması zor!” diyor ama hemen ekliyordu “Yanlış anlaşılmasın bu bir tehdit değil! Bugüne kadar verdiği kararların neticesi...”
Peki, bu bir tehdit değil de ‘belirleme’yse, o zaman cümle içindeki “Ben olduğum sürece” ifadesindeki “Ben”e ne gerek var değil mi?
Ben ise esasen -ne çok ‘ben’ oldu değil mi?-, seçim sürecinde Yıldırım Demirören’e ‘zimni’de olsa destek veren Galatasaray’ın ikinci başkanının ‘Şike Davası’ ile ilgili açıklamalarına takıldım.
Olan biten çabuk unutuldu
Malumunuz 3 Temmuz 2011’den UEFA’nın Fenerbahçe’yi ‘Şampiyonlar Ligi’ne kabul ettiğinin kesinleştiği tarihe kadar binlerceye yakın haber-yorum okuduk-dinledik. Aralarında “Fenerbahçe’ye şu kadar yıl ceza” da vardı, “UEFA sopayı gösterdi” de... Elbette gazeteciler bu haberleri yaparken UEFA’daki kendi kaynaklarına olduğu kadar ‘UEFA dışı güvenilir kaynaklar’ ile ‘UEFA’dan bilgi alabilen önemli kişilere’ de başvuruyorlardı.
Vardığımız noktada haberlerin önemli bölümünün birer ‘niyet okuma’ ve ‘arzu edilen sonucun çıkması temennisi’nden öte anlamlar içermediğini hep birlikte gördük. Gördük ama, durumu görenlerin çoğu da
kısa süre sonra olan biteni ‘unuttu’..
Strateji derken...?
Adnan Öztürk röportajda şöyle diyordu; “Stratejimiz, Galatasaray’ı hiçbir şekilde bu kaosun içine sokmadan, camiamıza yakışan bir şekilde davranmak ve bu süreçten hem Türk futbolu hem de kulübümüzün zarar görmeyeceği şekilde çıkmaktı. Bence bu stratejide de başarılı olduk. Bazılarını
kızdırmış olabiliriz, ama tarih bizim haklı olduğumuzu gösterecek.”
Malum strateji uzunlu, kısalı çeşitli taktiklerden oluşur. İnsan, “İzlenen bu stratejinin içinde basınla ilgili taktik varyasyonlar nelerdi?” diye düşünmeden edemiyor, değil mi? Sözü edilen ‘strateji’, okuduğumuz ve ‘doğru bellediğimiz’ kaç habere kaynaklık etmiştir acaba?
Öte yandan Adnan Öztürk, TFF yönetiminin yanlış yaptığını “Demirören’in gitmesi gerektiği”ni söylüyor. Ve belli ki gayet ‘kurnazca’ bulduğu bir hamle yaparak Yalçın Dümer’e soruyor; “Size soruyorum, kalması doğru mu?” Yalçın yanıt verdi mi vermedi mi bilmiyorum, ama sorunun iki ihtimalinden “Kalabilir” yanıtını vermiş olsa Öztürk’ün yüzünü görmek isterdim doğrusu!..
Öyle ya, Galatasaray ve ‘Türk futbolu’ yıl içinde öne sürülenlerin çoğunda olduğu gibi UEFA’da ağır bir sonuçla karşılaşmadığına göre Öztürk’ün TFF’nin ‘doğru davranış’ gösterip ne yapması gerektiğini de sıralaması gerekmiyor mu?..
Beşiktaş'ın büyük açmazı!
Evet, Beşiktaş yönetiminin yükü ağır, bu herkesin malumu.
Lakin, son olarak birinci lige yükselme başarısı gösteren voleybol şubesini ‘dondurunca’, taraftarını bir kez daha dondurdu...
Bu kulübün futbol dışı branşları ileri bir tarihte çözülmesi için buzluğa kaldırılabilecek ‘köftelik kıyma’ mı? O çocukların teri ne uğruna ‘feda’ ediliyor?
Bugün Beşiktaş’ın herkesten aynı ölçüde para bekleyen ‘feda’ya değil, herkesin gücü oranında katılacağı ‘dayanışma’ya ihtiyacı var. Bunun için de ‘moral seviyeyi’ yüksek tutmak gerek.
Fakat...
Son ana kadar hangi statta oynayacağı belli değil, “Kombine al” deniyor...
Taraftar “Kombineler biraz pahalı” diyor, “İşinize gelirse” tonundan konuşuluyor.
Hoca tercihi ile ilgili eleştiriler “Kimseyi takmam ben böyle istiyorum” denilerek kestirilip atılıyor.
“Delikanlı adam renkli takım tutmaz” pankartı asılan tribündeki çocuklara inat, yeniden ‘kırmızı forma’ dikiliyor.
Takımın biri milli, banko iki oyuncusu gönderilip macera aranıyor.
Katkı sağlayacak her görüş sürece dahil edilmeli ki insanlar da ‘taşın altına elini sokup’ dayanışma göstersin.
Hem insanları kaale almayıp hem ‘pamuk eller cebe’ jargonuyla konuşmak... İşte Beşiktaş yönetiminin ‘büyük açmazı..’
‘’Forma aşkıyla zor‘’
Beşiktaş yönetiminin bugüne kadarki transfer politikasını nasıl buluyorsunuz ?
Kulübün mali olarak büyük açmazda olduğu ve haliyle tasarruf politikası izlenmesinin kaçınılmazlığı herkesin malumu. Lakin bunu da doğru ve kabul edilebilir kavramlarla hayata geçirmek bir zorunluluk. Açıklamalarında “Taşın altına elimizi koyduk” önermesini cümle içinde geçirmeyen Beşiktaşlı yönetici yok gibi... Ve görülüyor ki, her adımda kıra döke iş yapma eğilimi -bu geçmişte de böyleydi - sanki kulübün genetiğine işlemiş. Kendileri gibi düşünmeyen ya da attıkları adımları onaylamayan neredeyse herkese kızıp köpürüyorlar. Bana öyle geliyor ki bu tarz fazlasıyla ‘kör uçuşa’ yol açıyor ve korkarım bu gidişin zararları ağır olacak. Düşünün gazeteyi açıyorsunuz ve Başkan Fikret Orman’ın ağzından “5 milyon euro versinler Quaresma’yı kendi arabamla Florya’ya götürürüm” türü bir haber okuyorsunuz. Başkanın ağzından verilen bu ifadeler tam tamına böyledir, değildir bilemiyorum ama bunu okuduktan sonra böyle bir oyuncuya kim 5 milyon euro verir? Bu tür haberlerin taraftar üzerinde yıkıcı etkisini de düşünmek, buraları da doğru yönetmek gerekir. Yoksa taraftarı sadece ‘genç’ diye daha düşük seviyedeki futbolculara sadece forma aşkıyla ikna etmek zordur.
Samet Aybaba’nın oluşturmaya çalıştığı kadro hakkında düşünceleriniz neler ?
Beşiktaş’taki ‘alt yapıya, gençlere’ yönelme iddiasının bir mitolojiden ibaret olduğunu düşünüyorum. Bir kere o köprünün altından çok su aktı. “Tarih bir seferinde trajedi ötekinde ise ironi olarak tekerrür eder” derler... Ben bahsedildiği gibi gelişkin genç oyunculardan kurulu bir takım oluşturabilineceğinden ne yazık ki emin değilim! Evet geçmişte böyle bir örnek hayata geçirildi ve bence Beşiktaş’ın gerek mali gerek kültürel yapısına en uygun ve ısrar edilmesi gereken model buydu ancak bu yapı tarumar edildi. Üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçtikten sonra tekrar bu ipe sarılmak fazlaca ironik! Kaldı ki bu ağır yükü taraftarla ilişkisi pek hoş olmayan Samet Aybaba’nın kaldırabileceğini düşünmek de fazlasıyla iyimserlik gibi geliyor bana...
Beri yandan Aybaba tercihinde anlayamadığım şeyler de olmadı değil. Örneğin Başkan Fikret Orman, ‘Metin-Ali-Feyyaz ruhundan söz etti... Ne var ki takımın başına o dönemin ‘ileri üçlüsü’ yerine ‘geri üçlüsü’ Samet-Recep-Ulvi tercih edildi. Madem bir ‘ruh çağırma’ hadisesi söz konusuydu o zaman ‘ruh’un kendisi, yani Metin-Ali-Feyyaz ile çalışmaya gayret etmek daha doğru olmaz mıydı?
Beşiktaş’ın önümüzdeki sezon bu mali pozisyonda atması gereken adımlar nelerdir?
Ben maliyeden anlamam ama mali tabloda tasarrufun zorunluluğu açık. Bence ilk yapılması gereken şey, varolan borcun nerelerden ve kimlerden kaynaklandığını Beşiktaşlı kitleye tüm şeffaflığıyla açıklamak. Bu iki nedenle zorunlu görünüyor. Bir, yeni kaynak yaratmada gerçekçi adımlar atılması için... İki, kulübe, olanakları çerçevesinde destek olabileceklerin topyekün seferber edilmesinde... Yani taraftara, “Pamuk eller cebe! Kombine alın, forma alın, kulübe üye olun” diyebilmenin olmazsa olmaz koşuludur bu... İnsanlar gayretlerini, katkılarını aynı zamanda denetleyebilmeli ve kulübün yönetiminde söz sahibi olduklarını hissedebilmeli... Bu şunun için gerekli; eğer yöneticiler bir ‘Beşiktaş’ın marka değerinden söz ediyorsa ve söz konusu olan ‘bu değeri göstererek kaynak yaratmaksa’ takımın arkasına yığılmış milyonlarca insanı önemsemek gerekiyor. Çünkü, değeri yaratacak olan kazanılacak maçlar değil takımın arkasına yığılmış olan bu ‘homo economicus’ topluluğudur. Yani, bir kaç ‘suçlu adayına’ kızıp taraftarı sürekli kriminal bir topluluk gibi gösteren açıklamalarda bulunmanın ‘marka değerine bir faydası olmaz.
Son olarak stat konusunda ne düşünüyorsunuz?
Eğer Başkan Fikret Orman, ‘Metin-Ali-Feyyaz ruhunun kurtarıcı ruh olduğunu düşünüyorsa bence Beşiktaş en az iki yıl ‘o ruhun kol gezdiği’ İnönü Stadı’nda, kendi taraftarının önünde oynamalı maçlarını. Oranın sevinci de üzüntüsü de bambaşka olacaktır. Ve sonra eğer stat yeniden yapılacaksa bu da tıpkı Fenerbahçe’nin yaptığı gibi taraftarının gözü önünde bölüm bölüm yükselmeli. Beşiktaş İnönü’den bir kaç yıl uzaklaşırsa korkarım toparlanması çok zaman alacaktır. Öte yandan diğer takım taraftarlarıyla yaşanacak olası gereksiz gerilimlerin de önü alınmış olur.
‘’Burası İnönü, burdan...‘’
Beşiktaş’ın çiçeği burnunda yönetimi, zaten dertli olan başlarına durduk yerde bir dert daha açmayı başardı. Yönetimin bu sezon TT Arena’da oynama isteği Galatasaray tarafından Bakan Suat Kılıç huzurunda da kabul edilmeyince bu kez kamuoyuna ‘göçebe çadırı’ formülü sunuldu. Formül şuydu; İnönü Stadı yeniden yapılana kadar ilk yılı Arena, ikinciyi Saracoğlu, üçüncü yılı da Atatürk Olimpiyat stadında oynamak...
Oysa dün eski Galatasaray yöneticisi Işın Çelebi, İnönü için izinlerin henüz çıkmadığını, sürecin tamamlanmasının bir yılı bulacağını söylüyordu. Sahi, Beşiktaş yönetiminin önce İnönü Stadı’na dair hazırlanan planı açıklaması gerekmiyor mu? Esasen kamuya ait bir alana nasıl bir şey yapılması planlanıyor, izinler neye göre alınacak, bunu Beşiktaş taraftarlarının da İstanbullular’ın da öğrenmeye hakkı
yok mu?
‘15 bin satarız düşüncesi...’
“Beşiktaş yönetimleri taraftarlarını tanımıyor?” iddiamı yineliyorum. Onlar bu takım nasıl bir taraftar ortalamasına sahip bilmiyorlar... Ve TT Arena’da oynama isteklerinin altında şöyle bir hesabın yattığını düşünüyorum; “Galatasaray’ın 40 bin kombine sattığını iddia ettiği yerde biz de en az 15-20 bin kombine satarız. Ayrıca bir de biletli seyirciler!.. Localardan gelecek gelir de işin kaymağı...” Yani sanırım onlar, İnönü’ye gelmekten çekindiklerini düşündükleri bol paralı bir Beşiktaş taraftarı tasavvur ediyorlar!
Ama şu basit denklemi kurmakta ise nedense zorlanıyorlar: Bu yıl futbolcu ve hocadan çok tribün duygusuna ihtiyaç duyulan bir yıl. Gelişecek her olumsuzluğa karşı Beşiktaş’ı dipten çıkaracak şey tribünleri dolduracak insanların vereceği ilham. En ağır mağlubiyette bile ihtiyaç duyulan şey, tribün desteği olacaktır. Bunun da İnönü dışında bir yerde gerçekleşmesi zor değil, imkansız. Çünkü, ‘taş yerinde ağırdır’ ve Beşiktaş taraftarı gittiği her yeri ‘başkasına ait’ görecektir.
Kaldı ki, bu ‘misafirliğe gitme’ planını, parası olduğu ve takım için harcayacağı varsayılan Beşiktaşlılar değil her zaman takıma sahip çıkma motivasyonu yüksek olan ve sürekli “Korsan ürün alıyorlar” diye şikayet edilen şimdiki ‘tribüncü taraftar’ hayata geçirecektir. Ve onların kendilerine ait bulmadıkları statlara ne tür zarar verebilecekleri, bu zararın kulübe kaça mal olacağı yapılan hesaplar arasında yoktur!
‘Referanduma gidilsin’
Biliyorum yine dikkate alınmayacak ama önerim şudur; planlar hazırlanıp izinler çıkana kadar Beşiktaş önümüzdeki sezonu hatta sonraki sezonu da İnönü’de oynasın. Yapılmak istenen ya da tadilata sokularak yenilenmesi planlanan İnönü Statı projesi için bir demokrasi örneği olarak, taraftarlar arasında referanduma gidilsin. Ve stat Fenerbahçe’nin yaptığı gibi parça parça inşa edilsin. Yani stat, o stada anlamını veren Beşiktaşlı taraftarların gözleri önünde yükselsin...
‘’Fikret Orman da atı araba arkasına bağladı‘’
Hani şu dillerden düşürülmeyen “Beşiktaş’ın marka değeri” dedikleri şey var ya, o aslında tam da ‘taraftar’ denen topluluğa karşılık gelen bir değer. Gel gör ki bunu yöneticilere anlatmak mümkün değil. Onlar ‘soyut’ bir Beşiktaş marka değerinin peşinde. Ardındaki kalabalık olmasa ‘marka’ neye yarar ki?
Eski dönemden ödünç alınmış gibi görünen yeni dönemin diline dair bir örnek vereyim ki ne söylemek istediğim daha iyi anlaşılsın; Başkan Fikret Orman teknik direktör olarak Samet Aybaba’yı neden tercih ettiklerini açıklarken Habertürk’ten Kartal Yiğit’e şunları söylemiş; “Taraftar sevmiyor (Samet Aybaba’yı) diyorlar ama ben buna pek katılmıyorum. Üstelik çok da sevmek zorunda değiller. Bu o kadar önemli değil. Herkesin, özellikle de medyanın kendisine sahip çıkmasını bekliyorum...”
Bu taraftarı ihmal eden bakış açısı bir önceki dönemde tam tersi yönden işlemiş, tribün muhalefetini bastırabilmek için popüler ‘yıldız’ futbolculara yönelmiş ve kulübü tek kelimeyle batırmıştı. Oradaki strateji şuydu; “Dünya markası olmak için kim gerekiyorsa onu getirdik. Kesin sesinizin, susun artık...”
O zaman da Yıldırım Demirören yönetimi kimseyi dinlemiyor, taraftar duygusunu dikkate almıyor, her tökezlediğinde ise tepkileri bastırabilmek için olmayan parayı harcayıp işe yaramayan bir sürü oyuncuyu getirip göz boyamaya çalışıyordu.
Aralarında benim de olduğum bir grup insan o zaman da söyledi, dinlemediler, yine söylüyoruz yine dinlemeyecekler ama biz bu ısrardan vazgeçmeyeceğiz.
Bu kulübün düze çıkabilmesi için her bir bireyin birbirine bağlı olması, birbirini anlaması şarttır. Bu kulübü batma noktasına getiren “Ben yaptım oldu” bakışıdır ve bunda ısrar intiharla eş anlamlıdır.
Taraftar dediğimiz topluluğun -takım ayırmaksızın söylüyorum- motivasyonu ‘duygu’dur. Duyguyu hiçe sayar, önemsemezseniz özneyi de hiçe saymış olursunuz. Taraftarı harekete geçirecek, onu bir ideal etrafında toplayacak doğru kavramlara, doğru sözcükler yerine bu ‘efelenme’, ‘hiçe sayma’ dili kimsenin işine yaramaz.
Evet, taraftar hocayı sevmek zorundadır! Ki, yükü taşıyabilecek, kaybedeceğini hissettiğinde bile tribüne gelecek, televizyon başına geçecek morali olsun. Vicente Del Bosque döneminde takımın gidişatı hiç de iç açıcı değildi ancak hoca ile tribün arasında zerrece gerilim olmadı.
Öte yandan kanımca Fikret Orman yanlış bir ‘medya’ tanımından hareket ediyor. Medyanın birine sahip çıkması ne demektir? Böyle bir ön kabulden hareket edilir mi?
Beşiktaş iki üç maç kötü giderse ve tribünden Aybaba aleyhine homurtular yükselirse - ki bu da uzak ihtimal değil - o zaman Fikret Orman’ın o çok arzu ettiği medya da kimsenin arkasında duramaz! Ne başkanın ne de hocanın!
Beşiktaş yönetimi medya yerine taraftarının duyarlığa yönelmiş olsa, o arzu edilen medya desteği de ister istemez ‘doğru çizgi’ye oturur. Marka değeri, reklam geliri, sponsorluk anlaşmaları, forma/tişört satışları da bunun ardından düşünülüp planlanacak işlerdir.
Ne var ki, atı her zaman arabanın arkasına bağlamak gibi bir hastalığı var bu kulübü yönetenlerin ve arabanın yol alamaması da bundan!
Robinho’dan Ali Kuçik’e
Uzak değil yakın zamanlarda tribünlerine “Şımart bizi Başkan, Robinho’yu getir” pankartları gerilen Beşiktaş’ın yeni hocası Samet Aybaba, şöyle hayıflanıyordu: “Ali Kuçik gelecekte yıldız olacak ama bonservisi Göztepe’ye verilmiş.” Bir ‘yıldız adayını’ tespit edemedikleri için Beşiktaş’ın eski hocalarına alttan alta gönderme yapan Aybaba aynı röportajda şunları da söylüyor; “20 yaşındaki oyuncu genç değildir. Kaliteli oyuncu 17 yaşında da oynar.”
Robinho beklentisinden şu an 21 yaşında olan Ali Kuçik hayıflanmasına!.. Birbirinden fazla uzak olmayan iki zaman ve iki farklı motivasyon... Zor görünüyor Beşiktaş’ın işi...
‘’Bu takımı Denizli kurtarır‘’
Böyle düşününce de aklıma ilk gelen isim Mustafa Denizli... Fatih Terim’in Galatasaray, Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’de yarattığı olumlu havayı yaratabilecek biri Mustafa Denizli...
“Dünya takımı olacağız” palavralarına inanıp ‘yıldızların’ imza törenlerinde İnönü’yü hınca hınç dolduran Beşiktaşlı kitle büyük hayal kırıklığı yaşıyor epeydir. Eminim çoğu olabileceklere dair en ufak bir fikre de sahip değil. Yıldırım Demirören yönetiminin kulübü getirdiği nokta ortadayken, uçurumun kenarında ıslık çalarak ‘büyüklük’ havaları taslayanlar da var ortalıkta... Baksanıza “Evlerinden tezek kokusu gelir kızlarının adı Reyhani” diyen Türkmen atasözü misali gazete sayfaları anlı şanlı teknik direktör isimlerinden geçilmiyor... Öte yandan çaresizlik içindeki yeni yönetimin eldeki oyunculara ‘indirim’ teklif ettiği onların da ‘haklı olarak’ kabul etmedikleri yazıyor aynı sayfalarda. Elbette ‘para’ kaçışı olmayan bir sorun ama ondan önce bambaşka bir şeye daha çok ihtiyacı var Beşiktaş’ın: Düşünce...
Atılacak zorunlu adımlar için bir tür ‘transfer bağımlısı’ haline getirilmiş kitlenin ikna edilmesi için ihtiyaç var ‘düşünce’ye. Bu da yöneticilerden öte daha çok göz önünde olacak teknik direktörün görevi gibi duruyor.
Ülkeyi ve takımı bilen...
Bu süreçte Beşiktaş’ın hocası sadece oyuncuları antrene edip, taktikler verip sahaya sürmeyecek. Daha da zorlu görevi, bütün bu ‘kısıtlı imkanlarla’ yapılacak olanlara Beşiktaşlıyı ikna etmek olacak. Bu nedenle yeni bir bakış açısı, yepyeni kavramlarla taptaze motivasyon sağlayabilecek teorik olgunlukta bir isim gerekiyor takımın başına. Ülkenin ve takımın gerçeklerini bilen, dünyadaki futbola ve hayata dair gelişmelerden an be an haberi olan biri... Hakemlerle oynamak yerine futbol oynatacak biri... İkna kabiliyeti yüksek, saygı duyulan biri... Geçmişte bu ülkede futbolu sevenlerin çoğunun ‘ikinci takımı’ olan Beşiktaş’a o ‘eski duygu’yu yeniden kazandırabilecek biri...
İlham verecek teori şart
Benim aklıma ilk gelen isim Mustafa Denizli oldu. Ya da o profile yakın bir isim... Fatih Terim’in Galatasaray, Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’de yarattığı olumlu havayı yaratabilecek biri... “Denizli olmazsa kim olur?” diye düşündüm taşındım, yaşıtlarım Metin Tekin ile Feyyaz Uçar’dan başka da bir isim gelmedi aklıma... Hele de bu karanlık günlerde “Üçü birden şahane olur” diye iç geçirdim yazıyı yazarken...
Beşiktaş’ın, hayatı ve oyunu sevenlere ilham verecek bir hal yaratabilmesi için “Teori şart” diyor ve birlikte tartışabilmek için sizlerin ‘nedeni’yle, ‘niçin’iyle teknik direktör adaylarınızı merak ediyorum...
‘’Egemen'e değilse kime sahip çıkılır‘’
Peki, yıllık 1.1 milyon Euro alan, ancak ‘alacaklarını da alamamış olan’ oyuncu indirime yanaşmazsa ne olacak, gönderilecek mi? İşte Beşiktaş’ı bekleyen en büyük sorun. Bu soruyu kulüp kaynaklarını har vurup harman savurup giden ve hala kendisine borçlu olunan Futbol Federasyon Başkanı’na sorsak!.. Alacağımız yanıtı duyar gibi oluyorum; “O mevcut Beşiktaş yönetiminin bileceği bir konudur. Bizim bu konuya girmemiz doğru olmaz!” Cep telefonlarındaki kısa mesajlara konulduğu gibi “Hahahaaaaa” ya da :))))))) diye bitireyim bu bölümü...
Kötü futbol, iyi futbolu kovar
‘İyi olan’dan ilham almak ve onu aşmaya çalışarak kazanmak yerine iyi oynayanı alt etmeyi her şeyin önüne koyan bakış açısı hayatımızı da felç ediyor. Örneğin Barcelona... Pep Guardiola ve ekibi eriştikleri futbol oynama seviyesiyle ‘futbolun tuzağı’nı hazırladıklarını da tahmin edememişlerdir eminim! Gördük ki, futbolu ve hayatı teslim alan ‘kazanma kodlu’ ekonomik işleyiş bir kez daha galip geldi. ‘Oynatmama’ya kafa yoranlar ‘oynamak’ isteyenleri bir kez daha alt etti. Oynatmamak hedefli Real Madrid, oynamaya çalışan Barcelona’yı... Aynı hedefli Bayern Münih, Real Madrid’i... Ve nihayetinde benzer kurgulu Chelsea, Bayern Münih’i...
Takımların adları ve ekonomik büyüklükleri düşünüldüğünde kapitalizmin kaçınılmaz kuralı olan ‘para kazanma arzusu’nun hayatı da oyunu da nasıl felç ettiğini Şampiyonlar Ligi Kupası havaya kaldırılırken hep birlikte bir kez daha gördük.. Evet Chelsea kupayı kazandı, tebrikler!.. Peki futbolu seven bizler, biz ne kazandık, ne öğrendik bu maçlardan? Şunu... Oynatmamayı hedefleyenler kendilerinden daha ‘kötü oynatmayanlara’ karşı dramatik mağlubiyetler aldılar. ‘Kötü’, ‘daha kötü’ye yenildi... Yani kazanan, “Kimse izlediğinden tat almasa da, koca maç boyunca üç gol pozisyonu olmasa da boşver, herkes sonuçta kupaya bakar” diyenler oldu...
Yine de, benzeri oynama biçimiyle Avrupa Şampiyonu olan Yunanistan’ı anlayabiliriz. Çünkü rakipleriyle aralarında bulunan ekonomik uçurum onları bu tarza çaresizce mecbur kılmıştı.
Oysa bugün onca para, güç ve oyuncuya rağmen yeni ve daha gelişkin bir tarz aramak ve onda ısrar etmek yerine hedefi tuturmak için eskinin en berbat, en sıkıcı oyununa geri dönmek... İşte ‘endüstriyel futbol’ dedikleri tam da bu! Hep birlikte “Yaşasın futbol!” diye haykırmadıkça da o kazanacak gibi görünüyor, ama ‘oyunun ölümü’ pahasına...
‘’İki ekstra‘’
Beşiktaş’ta takımı ve oyunu süsleyen birincil karakter Manuel Fernandes olmayınca, kadro da ‘öğretmensiz sınıf’ misali ‘koşarak gürültü’ çıkarmaktan öteye gidemedi. Elbet bu durum en çok da Quaresma’yı görünür kıldı. Quaresma, bire birlerin neredeyse tamamında idman rahatlığı içindeydi ve hâl böyle olunca bir sonuca varamadı. Bu devrede Trabzon, klasik tarzı Burak-Olcan hücumlarına bel bağlamıştı ama bu ikiliyi zenginleştirecek yardımlar gelmeyince onlar da varlık gösteremedi.
Ve nihayetinde Burak ilk devrenin son saniyelerinde ‘penaltı çalmak’ için ‘kendi oyunu’yla kırmızı karta yakalanınca, trafiğin akışı da değişti. Beşiktaş, ikinci devrede rakibinin en hızlısından kurtulunca, topu ileri daha korkusuzca taşıdı. Ancak mecalsiz ve bitkin Aurelio, hücuma katkısı her zaman yetersiz olan Ernst ile ileriyi besleyemeyince, iş yine ‘ekstra’lara kaldı. O ekstra da ne zaman ne yapacağı belli olmayan Holosko’nun ayağından geldi... 83’te Almeida bir süre önce Zokora’nın kurtardığı topa nazire yaparcasına kaçırdığı golün ardından bir ‘ekstra’ da Olcan’dan geldi. Olcan’ın ‘Selcuk İnan’vari golüyle birlikte Beşiktaş, Avrupa geleceğini son yıllarda nedensiz ve manasız bir gerginlik yaşadığı Bursaspor’un ellerine teslim etti.
‘’Havutçu'nun itirazı‘’
Çünkü Galatasaray Beşiktaş’ın top yapan tek adamı Fernandes’i kilitleyip, hafta içi ligdeki diğer maçlara göre biraz kıpırdanmış gibi görünen Quaresma ve Simao da yine eski günlere dönünce koca ilk yarıyı pozisyonsuz geçti. Gerçi bu bölümde Galatasaray da etkili değildi ama yine de duran üç topun ikisinden gol bulmayı becerdi.
Maçın akıbetinin belli olduğu düşünülüyordu ama duruma itiraz eden biri vardı kenarda; Tayfur Havutçu... Havutçu ikinci yarıya etkisiz Fernandes ve Simao’yu kenara çekip Holosko-Mustafa Pektemek ikilisini sahaya sürerek ilk devresi durgun geçen maça bambaşka bir tansiyon getirdi. Beşiktaş’ın orta sahası ‘yöneticisiz’ kaldı ama bu kez iki kanadı birden çalışmaya başladı. Çift forveti önce Quaresma ardından da ters taraftan besleyen Beşiktaş gitti denilen maçı da beraberliğe getirmeyi başardı.
Fatih Terim kulübedeki Havutçu’nun hamlelerine karşı hamleler yaptıysa da bu kez gecenin ikinci adamı Cenk Gönen belki de kendi adına sezonun en kritik kurtarışlarını yaparak bence sahanın en iyi oyuncusu olmayı başardı.
Futbol dışı sıkıntılarla boğuşan Beşiktaş, son iki maçta gösterdiği performansla umutsuz taraftarına da kendilerini iyi hissettirmiştir diye düşünüyorum...