Arama

Popüler aramalar

‘’Türk futbolunu ‘şüphe’ kemiriyor‘’

-Yıllar önce bir seyahatte tanıştığım yurt dışında da mesleki çalışmalar yapmış olduğunu öğrendiğim Psikiyatr Prof. Dr. Mehmet Hakan Türkçapar kağıda tek bir cümle yazdı ve bana uzattı. : “Türkler’in Avrupalılar’dan en büyük farkı kuşkucu olmalarıdır..

 

Kuşku deyince de aklıma Merlyl Streep’in oynadığı ‘Şüphe’ filmi gelir. Filmin içinde bir sahne de hakkında şüpheler duyulan peder vaazına şöyle başlar: “Emin olmadığınızda ne yaparsınız? Bugünkü vaazın konusu bu. Şüpheye de gerçek gibi sıkıca sarılabilir insan.”

Daha sonra bir hikâye anlatır. Dedikodu yapan bir kadına rahip şunu der: “Çatıya bir yastık çıkar, onu bıçakla yar ve sonra bana dön.”

Kadın söyleneni yapıp pedere ..“Yastığın içindeki tüyler her yöne uçuştu“ der.

Peder: “Şimdi geri gidip rüzgarla dağılan tüylerin hepsini toplamanı istiyorum.”

“Ama’ der kadın:

Bunu yapamam. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Rüzgar onları her yöne savurdu.”

‘İşte” der peder: “Bu dedikodudur.”

Bir yandan ekonomik sıkıntılar içinde boğuşan Türk futbolunun önünde ki en büyük engel bence işte bu “Şüphe”dir.

Türk futbolunda yaktılar dedikodu kazanının altını, aldılar ellerine bıçaklarını, parçaladılar bir sürü yastığı. Kafamızda onlarca şüphe ve şüpheye gerçek diye sarılan milyonlar... “

 

Bu satırları tam 15 yıl önce Habertürk Gazetesi’nde ki köşemde yazmıştım..

Şimdi şöyle bir geriye dönüp baktığımızda bir arpa boyu yol almadığımız görülüyor..

 Ama bugün geçmişe göre bir farklılık var..

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun da bu şüpheyi körüklemesi …

Türk futbolunda yıllardır alışagelmiş ve artık iyice de kanıksadığımız ‘MHK’ , ‘Operasyon yapılıyor’ gibi havada uçuşan iddialara bir yenisi daha eklendi.

Şimdi de ‘Yapı’ iddiaları her tarafı sardı..

İşin ilginç yanı bu iddiaların güçlenmesine neden olan şey de TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun açıklamaları oldu..

İlk kez bir Başkan yönettiği kurumu kamuoyunun önüne atarak bu yapı iddialarının doğru olduğuna dair kafa karışıklığı yarattı..

Hatta bir operatörün TFF’ye ve kendisine operasyon yaptığına kadar iddialarını ileriye götürdü..

‘Her daim 300 yeğenim var’ diye övünen Hacıosmanoğlu’na operasyon çeken operatörün mangal gibi yüreği varmış demek ki..

Halbuki Hacıosmanoğlu ‘ndan beklenen bu ‘yapı’yı kamuoyuna şikayet etmek değil iddia edilen yapıyı TFF’nin içinden söküp atmasıdır.

Medyada görmedim ama sanırım bu yetenekli (!) operatör için suç duyurusunda bulunmuşlardır.

Bir çok kez yazılarımda TFF Başkanlığını ‘içeriden ve dışarıdan atılan okları göğüsleyebilme kapasitesi’ olarak tanımlamışımdır..

Futbolda Nihat abi modeli’ ile

Büyükekşi’nin elinde ki çatlak kristal’ yazılarımda bu konuyu detaylı olarak anlatmıştım..,

Hiç bir federasyon başkanı da hiç bir siyasetçi de bu oklardan mahrum kalmamıştır.

Bu süreçleri de 2006-2024 yılları arasında TFF tarihinin en uzun süreli Kurul Başkanlığı yapan birisi olarak, öte yandan da bir yazar ve bürokrat olarak çok yakından izledim..

Bu süreçte görev yapan TFF Başkanlarının bir çoğuyla da çok yakın işbirliğim oldu..

Haluk Ulusoy’a, Mahmut Özgener’e, Yıldırım Demirören’e, Nihat Özdemir’e, hele ki Mehmet Büyükekşi’ye atılan okların haddi hesabı yoktu..

Çünkü TFF Başkanlığı için maalesef bu altın kural geçerli..

Haklı veya haksız kimi zaman da organize oklar atılacak..

Kimi Başkan bu oklara karşı zırh oluşturabilmeyi, kimisi okları başka yöne göndermeyi becerebildi..

Yıldırım Demirören bence bu konuda en başarılı Başkan’dı..

Ama bir çoğu da bu okların tamamını kendi üzerlerine aldı ve onarılmaz yaralar oluştu vücutlarında..

Mehmet Büyükekşi ve Nihat Özdemir oklara karşı hiç bir savunma ve zırh oluşturamadılar..

Hatta her 2 Başkan sadece kulüpler ve medyadan değil içeriden yani kendi kurdukları Yönetim Kurulu üyeleri ve dahası Federasyon içinde bir türlü kıramadıkları ‘bürokratik oligarşi’nin de oklarına maruz kaldılar

Ve ne yazık ki bu atılan okların da sadece tek bir nedeni de vardı..

Hakemler ve MHK..

Zaman zaman bu duruma da isyan etmiyor değildim..

Yüzlerce kişinin çalıştığı ve Milli Takımlardan antrenör eğitimine kadın futbolunundan engelliler futboluna kadar Türk futbolunu dizayn eden bir kuruluşun kaderini hakem hataları mı belirlemeliydi..

Bu yüzden de sıklıkla ‘TFF MHK’dan büyüktür’ diye yazıyordum. 

Yalnız bir çok TFF Başkanına 2006 yılından itibaren MHK ile TFF’nin organik bağının koparılması için İtalyan Hakemler Birliği gibi bir yapıyı hayata geçirmeyi de teklif ettim, yazdım çizdim..

Bırakın bu danışma kurulu, kulüpler birliği ile ortak yönetim arayışlarını; ‘hakemlerimiz’ niçin kendi MHK Başkanlarını seçmesinler..

Hakem camiasına özerklik ve kişilik kazandırmanın ilk yolunun bu olduğunu düşünüyorum..

Aslında geçmiş dönemlere göre en az ok atılan Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu oldu..

Bugün yaşananlar Mehmet Büyükekşi zamanında yaşansaydı neler olurdu , tahmin bile edemiyorum..

Öyle ki Hacıosmanoğlu ‘nun bahsettiği operatöre ‘bu çizgileri sen çek’ diye talimat verdiği bile söylenirdi Büyükekşi’nin…

600 sene dünyayı yönetmiş milletin evlatlarıyız. Şimdi evlatlarımıza güvenmeyeceğiz de yabancıya mı güveneceğiz” denildikten sonra yabancı orta saha hakemine görev verilmesi ile 55 yılın ardından ‘hakemlik sisteminde kapitülasyonların’ önünü açan başka bir başkan olsaydı ilk başta oku atanın Hacıosmanoğlu’nun olacağını da öngörmek hiç de zor değil..

Muhtemelen bunu yapan Federasyon Başkanı’nı gayri millilik ve küresel bir oyunun ürünü olarak suçlayacak ilk kişi de Hacıosmanoğlu olurdu..

1998 yılında Ankaragücü Yönetim Kurulu üyeliğimden itibaren 27 yıl boyunca hep yakından ve içinden takip ettiğim Türk futbolunda gördüğüm son manzara şöyle:

Kulüpler ve medyanın da göz yummasıyla oklar önceki dönem Başkanlarına olduğu gibi Hacıosmanoğlu’na değil de hep başka taraflara atılıyor, bu yüzden de çok şanslı olduğunu düşünüyorum..

Hele ki geçmişte Nihat Özdemir ve Mehmet Büyükekşi için seri bir şekilde ok atma konusunda özel yetenekleri olduğunu gördüğümüz büyük bir kulübümüz Hacıosmanoğlu’na değil ok atmak özel bir dokunulmazlık zırhı oluşturduğunu da görüyoruz…

Ancak hiç bir Federasyon Başkanı’na nasip olmayan ‘zırhlarla kuşatılmış’ Hacıosmanoğlu’nun en önemli görevi Türk futbolunda uçuşan tüyleri yastığın içine tekrar sokmak yani şüphe virüsünü Türk futbolundan çıkarmak olması gerekirken bunu daha da arttırdığını görüyoruz..

Korkarım ki artık yıllardır Türk futbolunun tüm hücrelerine işlemiş ‘şüphe ve dedikodu virüsünün’ ilacı için daha çok beklemek zorunda kalacağız…

Kafamızda onlarca şüphe ve şüpheye gerçek diye sarılan milyonlar...

Türk futbolunda tüyler uçuşuyor, toplayabilene aşk olsun.

 

Büyükekşi’ye atılan oklar

Bu arada atılan oklar deyince..

Mevcut Başkan ve Yönetim Kurulu’nun önceki dönem Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri için sürekli olarak medya üzerinden çeşitli oklar göndermeye devam ediyor ..

Hatta eski yönetimi mahkemeye verdiklerini de medyadan öğrendik..

Dikkatleri başka yöne doğru çevirmeye yönelik olarak bu okların atıldığını düşünüyorum..

Öte yandan Mehmet Büyükekşi ve Başkanvekilleri Yusuf Günay, İbrahim Burkay, Ruşen Çetin ve Yalçın Orhan’ın bu oklara ilişkin olarak ‘sessiz’ kalmalarına da pek anlam veremiyorum..

05 Mart 2025, Çarşamba 13:19
YAZININ DEVAMI

‘’Tenis Federasyonu kabuk değiştiriyor‘’

‘Teniste değişim’, ‘Teniste aks değişimi’ ve en son olarak da ‘Teniste bir şeyler kımıldıyor ‘ başlığı ile kaleme aldığım süreçte artık bugün kelimenin tam anlamıyla ‘Tenis kabuk değiştiriyor’ diyebiliyorum.. 

Aslında  3 ay önce göreve gelen Şafak Müderrisgil’in federasyon başkanlığında çıtayı yukarıya koyacağından hiç şüphem yoktu ve bunu yazılarımda da belirtmiştim.. 

Ama yıllardır statükonun teslim aldığı tenis yönetimi ve tenis sisteminde köklü değişiklikler için reformların yapılmasından da endişe duymuyor değildim..

Son 15 günde yaşanan bazı gelişmeler Müderrisgil’in statükoyu devam ettirmeye razı olmadığı  ve ‘statükonun çarklarını bir de ben çevireyim’ demediği tarihi bir karara imza attığını gördük…

Bu köşeyi takip edenler yıllardır Tenis Federasyonu’nun ülkemizde ki ulusal ve uluslarası turnuvaların gelirlerinden pay alması gerektiğini savunduğumu bilirler .. 

Belki tekrar olacak ama bir kez daha hatırlatmakta yarar var.. eskiyi bilmeden yeni dönemde alınan kararın önemi anlaşılamaz.. 

Geçmişi analiz etmenin geleceğe ulaşmada bir yük değil, tam tersi bir fener gibi aydınlatıcı olduğunu düşünüyorum.. 

2016 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı Sportif Değerlendirme ve Geliştirme Kurulu’nda içlerinde  Faruk Özçelik, Mehmet Kasapoğlu, Mehmet Baykan ve Zakir Avşar gibi çok değerli üyelerle birlikte tüm federasyonların performans analizlerini yapıyorduk.. 

Mesela benim de uzun yıllar görev yaptığım ve o tarihlerde de özel bir görevim de bulunan Basketbol Federasyonu için yazdığım raporun başlığı ‘Türk basketbolu yukarı doğru düşüyor’ şeklindeydi..

Tenis Federasyonu ile ilgili raporumda ise birinci madde bu turnuva sisteminde ki çarpıklıklardı..

2014 yılından itibaren Tenis Federasyonu Başkanları ve yönetim kurulu üyeleri bu çarpık düzene destek olmuşlardı..

(Bu sistemin yaşaması için deplasmanlı Türk tenis liglerinin kaldırılmıştı..  Böylece Türk tenisçisi ile kulüpleri arasında organik bağ da koparılmış, tenisçiler  kulüplerinin sporcusu değil artık müşterileri olmuştu..

Kulüpler açısından müşterileri -tenisçiler- para basma makinesi olarak görüldü.. 

kulüpler bu dönemde büyük paralar kazandı.. Hele ki federasyona yakın kulüpler/oteller  turnuva desteği ile daha da zenginleşti.. 

Aslında bu sistemden herkes de memnundu..

Ama memnun olmayan tek bir kesim vardı.. 

veliler ve tenisçiler.. Çünkü Türk tenisinden herkes ama herkes az çok para kazanmıştır..

Para kazanamayan tek kesim tenisçilerdir.. tenisçilere yerel organizasyonlar üzerinden gelir getirecek tek bir faaliyetin olmaması da işin acı tarafı..

Dolayısı ile teniste zenginler ve fakirler diye bir durum oluştu.. işte bu yüzden de ülkemizde iki elin parmağı kadar profesyonel tenisçi kaldı.. 

Tenisin 2 milyara yaklaşan ekonomisinin yüzde 80’ini karşılayan da veliler/ tenisçiler oldu)

Bunu biraz daha açmam gerekiyor.. ülkemizde düzenlenen tüm ulusal ve uluslarası turnuvalar federasyonun bir ürünüdür ve bu turnuvaları düzenleyecek  kulüpler ve akademileri belirleyen tek yetkili mercidir.. 

Yani TFF’nin lig maçları ve Türkiye Kupası gibi düşünebilirsiniz. 

Turnuvalar deyip geçmeyin.. bir yılda yüzlerce turnuva düzenleniyor ve çok büyük bir turnuva ekonomisi doğuyordu..

2024 yılında 450 civarında ulusal ve uluslarası turnuva düzenlendi.. 

neredeyse her hafta 8-9 turnuva düzenleniyor.. 

Bu da büyük bir ekonomi yaratıyor.. 

Tahminim en az  konaklama , seyahat giderleri dahil 7-8 milyon dolar civarında bir turnuva ekonomisi var Türk tenisinin.. 

Yılda 90 civarında uluslararası turnuvalara dünyanın bir çok yerinde yabancı tenisçilerde katılıyor.. 

Uluslarası turnuva  düzenleyen bazı kulüp ve akademiler katılım ücreti, operasyon gelirler ( tel çekme , yeme içme, konaklama gibi ) ile haftada 30-40 bin euro kazanabiliyor.. 

Peki soru şu; Tenis Federasyonu bu kadar büyük organizasyondan ve böylesine değerli ürününden ne kazanıyordu?

İşte 2016’da yazdığım rapora göre bu rakam sıfır liraydı , evet yanlış duymadınız sıfır lira..

Yani TFF’nin lig ve kupa maçlarının yayın hakkından yayıncı kuruluştan pay almadığını düşünün.. 

Türk tenisçisinin meteliğe kurşun attığı bir ortamda Federasyon kendisine yakın kulüplerle kurduğu ‘imtiyaz adacıkları’ ile 11 Kasım 2024 tarihine kadar bunu sürdürdüler.. 

Hatta federasyon seçiminden 3  gün önce yapılan son Yönetim Kurulu toplantısında 6 ay süreyle tüm turnuvalar dağıtılmıştı.. 

Kime niçin verildiği belli olmayan ve tek kriter ahbap çavuş ilişkisi yöntemiyle bu turnuvalar verilmişti..

Yeni yönetimi hareketsiz bırakmaya yönelik bir operasyon yapılmıştı.. 

Peki yeni Başkan Şafak Müderrisgil ne yaptı?

15 gün önce aldığı kararla bu ‘imtiyaz adacıklarını’ ortadan kaldırdı..

‘2025 Performans ve Masters Turnuva Düzenleme Şartları’nı değiştirdiğini kamuoyuyla paylaştı..

Buna göre turnuva düzenlemek isteyen  tüm kulüpleri şeffaf bir şekilde başvuru yapma hakkı verdi..

Bir diğer önemli değişiklik ise turnuva düzenleyecek kulüplere ‘sporcuları korumak için sporcu dostu önlemleri ‘ devreye soktu.. 

En önemlisini de en sona sakladım..

Tenis Federasyonu bu yeni ve cesur uygulaması ile turnuva düzenleyecek kulüplerden turnuva katılım ücretleri üzerinden belirli bir oranda pay istiyor..

Bu payın da yaklaşık 1 milyon dolar civarında olacağını tahmin ediyorum..

Şimdi yıllar önce resmi raporlara giren şu soruyu bir kez daha sormak istiyorum..

2014 yılından itibaren neden bu uygulama yapılmadı ve kamu bundan zarar gördü mü?

Bu sorunun cevabını yıllarca bu düzene sesini çıkarmayan tenisin aktörlerine bırakıyorum.. Yakın zamanda ne için kurulduğunu anlamadığım Kulüpler Birliği Platformu’nun üyelerini de bu konuda göreve davet ediyorum.. 

Bu yeni talimatın teniste ki devrimin en önemli basamağı olduğunun altını çizmek istiyorum.. 

ve Şafak Müderrisgil bence bu kararı ile Tenis Federasyonu’nun gerçek başkanı oldu.. 

Zamanla Tenisin Lideri de olacağına inancım pekişti.. 

Ayrıca turnuvalar da sporculardan toplanan katılım ücretleri bugüne kadar hep elden toplanıyor ve bir türlü kayıt dışılığın önüne geçilemiyordu..

Federasyon’un bu uygulaması ile artık katılım ücretleri de mali sistemin içine girmiş olacak..

Yine prize money ödemeli turnuvalarda kesilen stopajların da  mali sisteme dahil olduğunu umuyorum.. 

Tahminim teniste ülkemizde kayıt dışı tenis ekonomisinin büyüklüğü 500-600 milyon lira civarında.. ( bir başka yazı da bunu detaylandıracağım) 

Geçmiş dönemde Tenis Federasyonu yöneticileri hiç bir kurumsal regülasyona gitmemişler..

Adeta ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız yapsınlar ama benimde yaptıklarımı görmezden gelin’  demiş.. 

Tenisin bir çok alanında her alanında ‘korsanlık’ olduğunu söyleyebiliriz.. 

Tescili yapılmamış antrenörler..

Tescili olmayan kulüpler/ akademiler..

Sigortası dahi olmayan milli tenisçiler.. 

Sözleşmesi olmayan antrenörler..

Az da olsa kulüpleri ile anlaşma yapan sporcu ve antrenörlerin sözleşmelerinin Federasyon tarafından istenilmemesi.. 

Ülkenin her yerinde Federasyondan izinsiz yapılan korsan ligler.. 

Başkan Müderrisgil’i bekleyen çok sorun var..

Bir çoğu da hem cesaret hem de kararlılık isteyen arı kovanına çomak sokacak işler…

Bir bakıma tersanede sıfırdan gemi yapması gerekecek… 

 

Şimdi  şunu sorabiliriz.. 

Tenis Federasyonu bu yarattığı geliri ne yapacak?

Türk tenisinin gerçek emekçileri ve her türlü zorluğa rağmen tenisin içinde kalan tenisçilerin gelişimi için kullanılacak..

Üst düzey tenisçileri yetiştirecek uluslararası ölçekte onlarca antrenöre ihtiyacımız var.. bunlar için de Tenis Federasyonu özel programları hayata sokacaktır.. 

İlk kez sporcuları öne alan ve sporcu odaklı bir federasyon yaklaşımı görüyorum..

Tenis Federasyonu’nun İstanbul, Ankara, İzmir ve Batman’da bulunan tesislerini yenileyerek Türk tenisçisine ‘burası sizin eviniz’ diyeceği günler de sayılı..

Yine Mersin, Trabzon, Dalaman gibi Spor Bakanlığına ait nefis tenis kortlarının bulunduğu tesislerde en kısa sürede Türk tenisçilerinin hizmetine kazandırılmasını bekliyorum. 

Artık Türk tenisine ‘Şehir Kulübü’ deyiminin yer alması gerektiğini düşünüyorum..

ATDSK , TED, ATİK, ATK gibi Şehir Kulüplerinin bir araya gelerek Türk tenisinin gelişiminde ve kendi illerinde tenisin yaygınlaşması için işbirliği yapmaları çok önemli..

Federasyon’un koordinasyonunda bir araya gelmeleri ve bir çok şehrimizde de ( Gaziantep, Trabzon, Muğla gibi) Şehir Kulüpleri konseptinin oluşması için çalışmalar yapılması gerekiyor..

Padel ve Pickeball

Ben bu satırları yazarken dünyanın en hızlı gelişen 2 branşı Padel ve Pickeball’un da Tenis Federasyonu’na bağlandığı haberi geldi..

Bu da Federasyona  yeni bir soluk getirecek ama daha emekleme aşamasında oldukları için 

Tenisçi oğlumun da oynamasıyla yakından ilgilendiğim; Tayfur Özkan ve Şöhret Palkis’in de büyük emek verdiği  Padel ile  eski Eskrim Federasyonu Başkanı Erol Bülbül’den de sık sık dinlediğim Pickeball konusunda detaylı bir yazı yazacağım.. 

Tüm bu gelişmeler sonrası yazımın başlığını bir kez daha okuyun lütfen..

Günün sözü: 

“ Bazı yıkılışlar daha büyük kalkınışların temsilcisidir”.

(Shakespeare)

27 Şubat 2025, Perşembe 12:03
YAZININ DEVAMI

‘’Teniste bir şeyler kımıldıyor‘’

İTALYAN filozofu Papini, Einstein'la yaptığı bir konuşmada diyor ki, "Rölativite, evren, fizik, teoriler... Ben bunlardan bir şey anlamıyorum. Siz en büyük fizik âlimi olarak evren hakkında herkesin anlayabileceği şekilde çok kısa olarak bütün bunları ifade eder misiniz?" 

Einstein derin derin düşünüyor ve "Bütün fizikî olayları tek bir cümlecikle ancak şöyle özetleyebilirim: Bir şey kımıldıyor!"

 

Türk tenisinde ne oluyor diye sorsalar herhalde en doğru cevap Einstein'ninki gibi "Bir şeyler kımıldıyor" olurdu.

 

Şehir Kulüpleri içerisinde hatırlı bir yere sahip TED’de  Davis Cup maçları ile üzerine toprak örtülmüş tenisimiz için güzel bir hafta sonu oldu..

Aslında kimsenin hangi grupta olduğumuzdan, dünya tenisinde ki yerimizden haberi de yoktu maçları izlerken..

 

Ama gördüğümüz şu oldu; ülkemizde hatırı sayılır bir tenis izleyicisi var ve ortam güzel olduğunda herkes bu maçlara ilgi gösteriyor..

Bu coşkulu ve iyi hazırlanmış atmosferde tam da dişimize göre Meksika da olunca ilk başlarda stresli maça başlayan tenisçilerimiz seyircinin de desteği ile maçlarını kazanmayı bildiler..

Kazanmayı ne kadar çok özlediğimizi de  gördük tribünlerde..  

Teknik patron Erhan Oral ve oyuncuları kutluyorum.

Tabii burada yeni Federasyon Başkanı olan Şafak Müderrisgil’i ilk büyük sınavından başarıyla geçtiğinin de altını çizmek isterim..

Geçmişte uzun yıllar hem Basketbol hem de Futbol Federasyonlarında görev yapmış birisi olarak hep ‘federasyonların görevi sahneyi hazırlamaktır; kupa finallerinde milli maçlarda.. çünkü bunlar federasyonların en değerli ürünleridir..’ diye düşünürüm..

Mesela TFF’de Engelliler Koordinasyon Kurulu Başkanı olduğum dönemde Ampute Futbol Milli Takımımız Avrupa ve Dünya Şampiyonaları’nın grup maçlarını TFF’nin Riva tesislerinde finalleri de 2017’de 45 bin seyirci önünde Vodafone Beşiktaş stadında, 2022’de final maçını Galatasaray Stadında oynatmıştık ve Cumhurbaşkanımız da bu maçı canlı izlemişti..

Tüm dünyayı hayran bırakan şey de işte TFF olarak hazırladığımız bu büyük sahneydi..

Ampute futbolcularımızda bu büyük sahnenin içinde büyük oynayıp tarihi başarılara imza atmıştı..adeta hepsi bir sinema ve tiyatro yıldızı gibi hissetmişti kendilerini.. 

Tenis Federasyonu da ülkenin en büyük kulüplerinden TED’in kapalı salonunu içinde büyük değişiklikler yaparak adeta büyük bir sahne yaratmıştı oyuncular için..

Sponsorların ilgisi, medya paylaşımları, taraftarın coşkusu da bu sahnenin diğer unsurlarıydı..

Ve TRT’nin canlı yayını.. 

İşte bu atmosferde tenisçilerimiz de büyük oynadılar.. Evet Meksika’dan kağıt üstünde zaten daha iyi idik, evet bu galibiyet Türk tenisinin içinde bulunduğu durumu makyajlamamalı.. Türk tenisçisinin ekonomik sıkıntılar içinde yıllardır patinaj yaptığını.. bunları her zaman gündemde tutmalıyız, her sorunu çözüm önerileri ile birlikte ele almalıyız..

Ama şimdi milli maçımızı konuşmalıyız..

Ve yiğidin hakkını yiğide de vermeliyiz...

Tenis Federasyonu Başkanı Şafak Müderrisgil son derece başarılı bir organizasyona imza attı..

ve bunun yarattığı atmosferden Türk tenisinin gelişimi için cesaretle konuşacağımız bir iklim oluşturmalıyız.. Türk tenisinde ki sorunların bir günde çözülemeyeceğini de biliyorum ama tek gün bile kaybetme lüksümüz olmadığını da düşünüyorum..

Teniste ihtiyacımız olan yapısal değişiklikler ve reformist politikaların hala devreye girmediğini de konuşabiliriz ama bunları bugün değil yarın  konuşmalıyız..

Öte yanda Tenis Federasyonu’nun tek eksikliği Davis Cup’a tenisin paydaşları kulüpleri ve antrenörleri de bu sahneye davet etmemesi olmuştur..

 

Şehir Kulüpleri arasında müstesna bir yere sahip ATDSK ( Adana Tenis ve Dağcılık Kulübü)’nün  tenis dergisinde yazdığım bir cümlemi burada da tekrarlamak istiyorum: 

‘Tenis severler olarak Federasyon Başkanı Şafak Müderrisgil’den beklentimiz Eflatun’un şu sözünde saklı…

Asıl üstat, keman gibi aletleri iyi akort ederek güzel bir ahenk çıkaran değil, sözleriyle işleri arasında akort yaparak hayatında en güzel ahengi kurabilendir..’

TED’de ki atmosferin Türk tenisinin gelişimi için bir işaret fişeği olmasını diliyorum.. 

05 Şubat 2025, Çarşamba 11:40
YAZININ DEVAMI

‘’Trump ve sadakat, futboldan golfe ve tenise geçenler‘’

Amerika’da seçimlerin bitmesinin ardından Trump’ın yeniden başkan seçilmesi ile şimdi “Trump değişti mi” , “Trump nasıl bir politika izleyecek”  tartışmalarını izliyoruz…

Bende bir spor yazısında elbette bu tartışmalara girecek değilim ama Trump’ın karakterini ortaya koyan ve beni çok etkileyen bir hikayeyi anlatmak istiyorum..

Bundan bir kaç yıl önce eski FBI Başkanı James Comey’in anılarından yola çıkarak yapılan Comey Rules ( Comey’in kuralları) dizisinde hiç aklımdan çıkmayan bir sahne vardı…

Önce küçük bir bilgi..

Comey , Barack  Obama tarafından göreve getirilmiş ve Trump seçildiğinde Comey ile çalışmaya başlamıştı..

Tam da Rusya’nın seçimleri etkilediği konusunda soruşturmaların Comey’in başında bulunduğu FBI tarafından sürdüğü  atmosferde çok gergin bir başlangıç olmuştu Comey ile Trump arasında..

Trump bir şekilde FBI Başkanı ile yalnız görüşmek istiyordu ama Amerika’da Başkan bile olsanız FBI Başkanı yanınızda Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı yoksa görüşemiyorsunuz..

Fakat işte Trump bu..

Bir şekilde Comey’i tuzağa düşürüyor ve Comey’in şaşkın bakışları arasında baş başa kalıyorlar..

Artık yemekte sadece  ikisi vardır…

Daha önce ne Obama ile ne de Trump ile yalnız kalmamışlardı..

Trump bu görüşmede Comey’den ne istiyor biliyor musunuz..

Sadakat…

Evet sadece ‘sadakat’..

Trump’, "Sadakat istiyorum, sadakata ihtiyacım var" der yemek boyunca  tedirginliğini üzerinden bir türlü atamayan Comey’e..

Comey ise unutamayacağım muazzam bir cevap veriyor …

Yemek boyunca gözlerini kaçırmaya çalıştığı Trump’ın gözünün içine bakarak “bende dürüstlük sadakati göreceksiniz" der…

Peki sonra ne oluyor?

Sadece ‘sadakat’ isteyen Trump için FBI Başkanı’nın ‘dürüstlük sadakati’ cevabı yetmemiş olacak ki görev süresinin bitime 6 yıl kalmasına rağmen Comey’i ‘yetersiz’ gerekçesiyle kapının önüne koymuştur..

Comey sadece bir fazla kelimenin ( dürüstlük) mi kurbanı olmuştur diye sorabiliriz..

Ama gerçek soru şu..

Trump dış politikada da işbirliği yaptığı liderlerden sadece ‘sadakat’ mi isteyecek yoksa “ dürüstlük sadakati” mi..

Sanki tüm dünyanın kaderi de Trump’ın bu tercihinde yatıyor gibi geliyor bana..

Demirören, Özdemir, Müderrisgil

Futbol dünyasının aktörleri artık farklı branşlara geçmeye başladılar..

Belki kim bilir yıllar sonra Ali Koç’u çok sevdiği Voleybol’un, eski Basketbolcu Hasan Arat’ı ( küçük bir operasyon geçiren Başkanımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum) Basketbol Federasyonu Başkanı olarak görürsek şaşırmayalım..

Geçmişte tam tersi de olmuştu.. uzun yıllar Golf Federasyonu Başkanlığı görevinde bulunan Ahmet Ağaoğlu futbola Trabzonspor Başkanı olarak geçmiş belli ki kendisini sakin ve huzurlu bir branştan Karadeniz’in dalgalı sularına atmıştı..

Sanırım tek istisna da Ahmet Ağaoğlu oldu..

Tenis’e de futboldan transfer

11 Kasım’da yapılacak Tenis Federasyonu Başkanlığına ‘ TFF’den TTF’ye sürpriz aday’ olarak tanıttığım Şafak Müderrisgil tek aday gireceği seçimde Başkan olacak..

Futboldan diğer branşlara transferler sadece teniste yaşanmıyor..

Demirören ile Özdemir futboldan golfte buluştu

Bir başka gelişme Golf’te de yaşandı…

7 yıl  TFF Başkanlığı görevinde bulunan Yıldırım Demirören ve başkanlığı döneminde Başkanvekili olarak sonra da 3 yıl TFF Başkanı olarak görev yapan Nihat Özdemir ile bu kez golfe buluştular..

Dün yapılan Golf Federasyonu seçiminde Yıldırım Demirören ikinci kez Başkanlığa seçilirken yönetim listesinde eski tenisçi yeni golf oyuncusu Nihat Özdemir’i de gördük..

Demirören’in genç yaşından itibaren golfe ilgisini biliyoruz..

Ama Özdemir 60 yaşından sonra tenisten golfe geçmiş ve 2019’da “Futbol da Nihat abi modeli’ yazımda şöyle yazmışım..

“Golf branşı ile de dayanıklılık ve stratejinin yanına bir ‘Gandh’i sabrı’ eklediğini de görüyoruz. Saatlerce süren golf oyununda üst düzey kondisyon ve sabır gerekiyor. TFF Başkanlığında da ‘adalet’, ‘pes etmemek’ ve ‘strateji’nin yanında en çok ihtiyacı olacağı şey; en iyi bildiği özelliği olan ‘sabır’ olacak.”

( Hoş futbol dünyasından atılan oklar insanda ne strateji ne de sabır bırakıyor… Özdemir görev süresine daha 1 yıl varken istifa etmişti)

Nihat Özdemir’e seçimden sonra yazdığım mesajı burada da paylaşmak istiyorum..

‘Futbolun kaosundan bol yeşilli ve huzurlu bir branşa geçtiniz, hayırlı olsun…’

07 Kasım 2024, Perşembe 12:57
YAZININ DEVAMI

‘’Teniste ‘aks değişimi’ kadın eli ile olacak‘’

 Teniste son 20 yıldır matruşka gibi hep birbirinin içinden doğan federasyon başkanları döneminin sonuna geldik.

İlk bakışta ‘ne güzel istikrarlı bir yönetim ‘ kurulmuş gibi gözükse de aslında farklı bakış açısına , farklı yönetim anlayışına izin vermeyen, rutinin teslim aldığı ve statükonun çarklarını farklı başkanların çevirmeye devam ettiği ve asla aks değişikliğine izin vermeyen bir dönem olduğunun da altını çizerek geçmişte defalarca yazdım..

Bundan tam bir ay önce bu köşelerde ‘Teniste değişim zamanı, TFF’den TTF’ye sürpriz aday’ yazımda ilk kez kamuoyuna duyurduğum Şafak Müderrisgil 11 Kasım’da yapılacak seçime tek aday olarak giriyor..

‘Türk Tenis Hamlesi’ olarak adaylık çalışmalarını yürüten Müderrisgil yukarıda ifade ettiğim aks değişiminin mimarı olacaktır.

Bir düşünürün dediği gibi; değişen göz her şeyi değiştirecektir.

Sporcu odaklı, sporcuya elini uzatan ve sporcunun omuzuna dokunan ve de en önemlisi Türk tenisçisinin kendini değerli hissettiği bir yaklaşım ile tüm tenis aktörlerinin hücrelerine işlemiş ‘sevgisizlik ortamını’ gidermesi ile Türk tenisinin önünün açılacağını düşünüyorum..

Geçtiğimiz 1 aylık dönemde Diyarbakır, Erzincan, Adana, Ankara, İstanbul gibi bir çok ilde kulüplerle görüştü, tenisin diğer paydaşları ile bir araya geldi..

Hatta delegesi olmayan bir çok kulüp ve akademiyi de ziyaret etti..

Ve böylece bir çok kişiyi dinleme fırsatı oldu..

Elbette yol haritasını belirlemek için bu görüşmelerin de katkısı olacaktır..

Doğru pusula için zihinsel olarak beslenmesi gereken süreci hızlandırdığını düşünüyorum ama kendisine de ifade ettiğim gibi Tenis Federasyonu Başkanlığı diğer federasyonlara göre çok daha farklı zorluklarda içeriyor..

Müderrisgil döneminde; tenisin tüm paydaşları fısıltı gazetelerine ve kapalı kapılar arkasında konuşmaktan vazgeçerek duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edeceği bir ortamı sağlamasını umuyorum..

Ve yeni dönemde yeni başkandan bir dileğim var; çok genç yaşta tenisi bırakmış veya ara vermiş tenisçiler ile tenis bursuyla Amerika’ya gitmiş ( veya gitmek zorunda kalmış) tenisçilerimizi özel bir programla Türk tenisinin içine dahil etmesi..

kimisi sporcu olarak tekrar rekabete girebilir, kimisi ( her biri bir veya bir kaç yabancı dil biliyor) de antrenör olarak Türk tenisinin geleceğini şekillendirebilme imkanı bulurlar…

3 Ekim’de bu köşede ‘ aday Şafak Müderrisgil’ olarak yayınlanan yazımı bugün ‘Türkiye Tenis Federasyonu Başkanı Şafak Müderrisgil’ olarak okunması için tekrar yayınlıyorum…

O zaman yazdıklarım bugün de geçerli..

Çünkü o yazım zaten bir başkan için yazılmıştı..

Federasyon Başkanları CEO gibi olmalı

Yine geçmişte de bir çok yazımda 2024’lerin dünyasında uluslararası rekabetin içinde bulunan federasyon başkanlarının bir CEO gibi donanımlı, vizyonel ve mesaisinin önemli bir bölümünü federasyona ayırması gerektiğini savunurum..

İletişim, sponsorluk, marka değeri yaratma sadece kamunun desteği ile yetinmeyen yeni gelir üretme becerisine sahip, uluslarası federasyonlarda da görev alabilecek donanımda ve branşın kamuoyunda tanınması konusunda yetenekli federasyon başkanlarına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Klasik eski dönem federasyon yöneticilerinin dönemi çoktan geçti..

Tam da bu aşamada, Türk tenisi için bir milad olabilecek bir adayın adı gündeme düştü..

Şafak Müderrisgil..

Bir önceki dönemde TFF’de Hukuk Kurulundan ve Kadın futbolundan sorumlu yönetim kurulu üyesi olarak görev yapan Müderrisgil’in adaylığı tenis camiasında hem bir şaşkınlık hem de büyük bir heyecan yarattı.

Şaşkınlık yaratmasının sebebi tenis camiasının çok yakından tanımaması, heyecan yaratmasının nedeni ise de Türk tenisinin son 15-20 yılında kurulan aksın değişme ihtimalinin belirmesi..

Bunun için Müderrisgil çok güçlü bir aday olarak ortaya çıkıyor..

Türk tenisine ‘umut’ lazım…

Yakında resmi adaylığını ve projelerini kamuoyuyla paylaşacak Müderrisgil; Türk tenisi ile ilgilenen herkesin bildiği ama kapalı kapılar ardında ancak fısıltıyla söyleyebildikleri ‘Türk tenisi artık bitti, tünelin ucu karanlık’ ümitsizliğine son verebilecek mi?

TFF’de birlikte çalışma fırsatı bulduğum ve Kadın futbolunda fark yaratan çalışmalarıyla dikkat çeken, UNESCO ile spor alanında özel projeleri yürüten Müderrisgil’in devletin inanılmaz kamu destekleri ve tesisleşme hamlelerine rağmen uluslarası rekabette bir türlü istenilen seviyeye gel(e)meyen Türk tenisi için bu zorlu görevde başarılı olması için doğru kadro seçimi, doğru stratejiye ve de önünde uzun ve çalılarla dolu bir yol var..

Dünyanın en zor ama en çok izlenen ve takip edilen branşlarından Tenis de ülke tenisçilerinin dünya sahnesinde boy göstermesi için tüm birikimini ve donanımını bu işe ayıracağına eminim.

Şafak Müderrisgil’in başkan seçilmesi halinde ülkemizde yaklaşık 65 federasyon içerisinde bir veya ikinci kadın başkan olacak..( not : o tarihte Yelken Federasyonu Başkanlığı’na bir kadın aday daha vardı ve Özlem Akdurak henüz seçilmemişti)

Ve inanıyorum ki; Müderrisgil federasyonlarda da başkanlık çıtasını da yukarı çekecektir.

03 Kasım 2024, Pazar 09:32
YAZININ DEVAMI

‘’Tenis de değişim zamanı; TFF’den TTF’ye sürpriz aday‘’

Paris Olimpiyatları sonrası Federasyonlarda seçimler tüm hızıyla devam ediyor..

Bisiklet, Kano, Hentbol gibi federasyonlarda seçimler tamamlandı..

Gelecek hafta Basketbol Federasyonu’nda favorisi belli bir seçimle tüm federasyon seçimleri Kasım ayının üçüncü haftasına kadar devam edecek..

Voleybol, çekişmeli geçmesi beklenen Güreş ve yine büyük bir rekabete sahne olacak Atletizm federasyon seçimleri de önümüzde ki günlerde yapılacak…

Her şey önderin nefesi kadardır 

2028 Los Angeles Oyunları’nın kilometre taşlarının döşeneceği bu seçimler hayati önem taşırken ne yazık ki spor medyasının bir türlü radarına giremiyor federasyon seçimleri..

Halbuki her şey önderin nefesi kadardır..

Bu yüzden federasyon başkanları ve yönetim kurulları bir branşın gelişiminde hayati öneme sahiptir..

Paris Oyunları sonrası bu yüzden peş peşe 4 yazı kaleme aldım..

Bunlardan en çok ilgi gören ‘Başarısız federasyon başkanlarına mahkum muyuz’ diyerek sportif başarıdan daha çok uzun  yıllar görevde kalan federasyon başkanlarının bizzat kendilerinin oluşturdukları delege sistemi ile göreve devam ettiklerinin altını çizdim..

Bir türlü aks değişmiyor, her dönem statükonun çarkları aynı kişlerlerle döndürülmeye devam ediyor, başarısızlık neredeyse kaderimiz oluyordu..

Bu yüzden de ısrarla ‘testiye su taşıyanla, testiyi kıran’ı ayırmamız gerektiğini savunuyordum..

Federasyon Başkanları CEO gibi olmalı

Yine geçmişte  de bir çok yazımda 2024’lerin dünyasında uluslararası rekabetin içinde bulunan federasyon başkanlarının bir CEO gibi donanımlı, vizyonel ve mesaisinin önemli bir bölümünü federasyona ayırması gerektiğini savunurum..

İletişim, sponsorluk, marka değeri yaratma sadece kamunun desteği ile yetinmeyen yeni gelir üretme becerisine sahip, uluslarası federasyonlarda da görev alabilecek donanımda ve  branşın kamuoyunda tanınması konusunda yetenekli federasyon başkanlarına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Klasik eski dönem federasyon yöneticilerinin dönemi çoktan geçti..

Tam da bu aşamada, Türk tenisi için bir milad olabilecek bir adayın adı gündeme düştü..

Şafak Müderrisgil..

Bir önceki dönemde TFF’de Hukuk Kurulundan ve Kadın futbolundan sorumlu yönetim kurulu üyesi olarak görev yapan Müderrisgil’in adaylığı tenis camiasında hem bir şaşkınlık hem de büyük bir heyecan yarattı.

Şaşkınlık yaratmasının sebebi tenis camiasının çok yakından tanımaması, heyecan yaratmasının nedeni ise de Türk tenisinin son 15-20 yılında kurulan aksın değişme ihtimalinin belirmesi..

Bunun için Müderrisgil çok güçlü bir aday olarak ortaya çıkıyor..

Türk tenisine ‘umut’ lazım…

Yakında resmi adaylığını ve projelerini kamuoyuyla paylaşacak Müderrisgil; Türk tenisi ile ilgilenen herkesin bildiği ama  kapalı kapılar ardında ancak fısıltıyla söyleyebildikleri ‘Türk tenisi artık bitti, tünelin ucu karanlık’ ümitsizliğine son verebilecek mi?

TFF’de birlikte çalışma fırsatı bulduğum ve Kadın futbolunda fark yaratan çalışmalarıyla dikkat çeken, UNESCO ile spor alanında özel projeleri yürüten Müderrisgil’in devletin inanılmaz kamu destekleri ve tesisleşme hamlelerine rağmen uluslarası rekabette bir türlü istenilen seviyeye gel(e)meyen Türk tenisi için bu zorlu görevde başarılı olması için doğru kadro seçimi, doğru stratejiye ve de önünde uzun ve çalılarla dolu bir yol var..

Dünyanın  en zor ama en çok izlenen ve takip edilen branşlarından Tenis de ülke tenisçilerinin dünya sahnesinde boy göstermesi için tüm birikimini ve donanımını bu işe ayıracağına eminim.

 

Şafak Müderrisgil’in başkan seçilmesi halinde ülkemizde yaklaşık 65 federasyon içerisinde bir veya ikinci kadın başkan olacak..

Ve inanıyorum ki; Müderrisgil federasyonlarda da başkanlık çıtasını da yukarı çekecektir.

03 Ekim 2024, Perşembe 12:42
YAZININ DEVAMI

‘’Federasyon seçimleri….‘’

Paralimpik Oyunlarından gelen madalyalar ile Olimpiyatlarda ki başarısız sonuçları makyajlamasına izin mi vereceğiz yoksa Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’ın dediği gibi ‘hesap mı sorulacak’..

Bak(an)’ın manşetlere çıkan röportajının ardından ‘Başarısız federasyon başkanlarına mahkum muyuz’ yazım bu sütunlarda yer aldı..

Bu yazıma geri dönüşlerden anladığım ‘testiyi kıran’ federasyonların görevlerinden ayrılmaları gerektiğinde büyük bir mutabakat olduğu şeklinde..

Yalnız yine de bir okurumun şu cümlesi de kayda değer..

‘Ömer bey, umarım Federasyon seçimleri bittiğinde ‘başarısız federasyon başkanlarına mahkum muşuz’ diye yazmak zorunda kalmazsınız..

Önümüzde ki 3 ay federasyon seçimleri Türk sporunun geleceğini şekillendireceği için hayati öneme sahip..

Bu yüzden bir kaç  yazıyla geçiştirilecek bir konu değil..

Peki bu süreçte neler yapılmalı..

Ölçemediğini yönetemezsin! 

“HENRY Kissinger meşhur ‘Diplomasi’ kitabında şöyle diyor: “Entellektüeller uluslararası sistemlerin çalışmasını analiz ederler; devlet adamları ise, bu sistemleri kuran kişilerdir. Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir; devlet adamı ise sorunları önünde bulur. Analist üzerine risk almaz. Devlet adamı ise, bir tek tahmin yapma hakkına sahiptir; yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur.” 

Burada konu spor olduğu için entelektüellerin ve analistlerin yerine gazeteci-yazar, devlet adamı yerine de Spor Bakanı ve Spor Hizmetleri Genel Müdürü’nü koyunuz! 

“Sırtında yumurta küfesi taşımayan ve başkasının omzundaki davulu tokmaklamaya çok teşne olan spor yazarları güncele dair yorumunu yapar ama iş nedense ‘yapısal’a gelince ekseriyetle sus pus kalır. 

Halbuki sorumlu makamların her yerden azami ölçüde ‘zihinsel beslenmesi’ sayesinde isabetli kararlar vermesi gerekiyor.” 

Bu sözleri bir çok kereler köşeme taşıdım. Bir çok kereler de Spor Bakanları ve Spor Genel Müdürleri ile de paylaştım. Biz spor yazarları analizler yapar ve ‘şöyle olsun, böyle olsun’ diye yazarız. 

Kissinger’ın dediği gibi risk almayız. Ancak, yaptığımız analizlerle yaptığı yanlışlardan geri dönüş şansı olmayan karar verici makamların zihinsel beslenmelerine katkı yaparız. 

Sorumlu makamların yaşayacağı en büyük talihsizlik, birçok yerden değil de sadece kendi oluşturduğu bürokrasinin zihinsel beslenmelerinden yararlanmaya başlamasıdır. 

O zaman ‘rutin’ gelir kendisini de sistemi de teslim alır. Ama biz yazarlara düşen görev de bütün bunlardan bağımsız okuyucuya ulaşmak, düşüncelerini zenginleştirmektir. 

Bütün bu girişi ülke sporunun gelişmesinde en önemli lokomotif görevi üstlenen federasyonların performanslarının arttırılması için yaptım. Federasyonların performansların artması demek daha iyi antrenör, daha iyi organizasyon ve tabii ki daha iyi sporcuları ortaya çıkaracaktır. 

Bu süreçte bizi Olimpiyatlarda daha iddialı bir ülke konumuna getirecektir.

Peki federasyonların performansları nasıl geliştirilecek? Kimisinde bireysel branşların, kimisinde takım sporlarının olduğu ama her biri farklı örgütlenmiş 65 federasyonu tek bir çuvalın içine koyabilir miyiz? Bunlardan daha önemli federasyonların performansları nasıl ölçülecek? Her zaman savunduğum bir söz var: Ölçemediğinizi yönetemezsiniz. 

Federasyonlara 'sigorta maddesi' şart

Bir taraftan “özerk olması gereken federasyonlar” bir taraftan buralara sürekli kamu fonu aktaran devlet-siyaset.

Sportif başarı yerine kuyumcu hassasiyeti ile delege avcılığı yapan federasyon başkanlarını görevden alınabilecek mi?

Her seçimin demokratik olmadığının en güzel örneği bugün bir çok federasyon da yaşanıyor.

Hani yıllardır partilerde şikayetçi olduğumuz genel başkanlar delegeleri belirliyor, o delegelerde Federasyon Başkanı’nı seçiyor..

2016 yılında Sportif Değerlendirme Geliştirme Kurulu üyesi olarak Tenis Federasyonu’nun da bu durumu tespit etmiş genel kurul delege sayısının nerdeyse yarısını federasyon başkanının belirleyebildiği yapıya dikkat çekmiştim.

Şimdi bu seçimin ne kadar demokratik olduğunu sizlere bırakıyorum..

Bu konuyla ilgili şahsi kanaatimi bir tarafa bırakarak bu sorunun çözülmesi için yeterli bir yasal alt yapının olmadığının da altını çizeyim.

Bütün bu süreci görünce sistemin böylesine tıkanmasına ve adeta hukuk savaşına dönmesine izin vermeyecek bir düzenleme yapılmadığını bir kez daha acı bir şekilde test etmiş olduk. 2016’da tek aday olarak, 2021’de ki 2 adaylı  seçimde  mevcut başkan çok rahat bir şekilde tekrar seçilmişti.

Kasım ayı seçimlerinde de başarısız mevcut başkanın sandığa girdiği taktirde seçilmemesi imkansız. 

Nerede kaldı performans değerlendirmesi..

Ve nasıl oldu da bir federasyon başkanı delege sistemini bu şekilde kendi lehinde oluşturdu ve buna kim izin verdi?

Ne yazık ki bir çok federasyonda da durum bundan pek farklı değil..

Artık spora yol gösteren, yön veren ve denetleme işlevinde ki kamu tarafının  “sigorta maddesi”ne ihtiyacı olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Yeri gelmişken bu maddenin spor literatürüne nasıl girdiğini de anlatayım:

Rahmetli Turgut Özal, 1987 yılında Futbol Federasyonu’nun seçimli ilk Genel Kurulu’nu gerçekleştirmek için yasal düzenleme yapmıştı. Ancak yasaya kendi ifadesi ile sigorta maddesi koymuştu. Başbakan, genel kurul seçim sonuçları ne olursa olsun adaylardan birisini Federasyon Başkanı olarak atayabilecek veya genel kurulu iptal edecekti. Nitekim, Erdenay Oflaz büyük farkla seçimi kazanmasına karşın Özal, genel kurulu iptal etmişti.

Nasıl gerektiğinde BDDK kamu veya özel bankaların faaliyetlerini düzenleyebilecek, açığa işlem yapmalarını önleyecek bir çok yasal düzenlemeleri sahipse Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün federasyon ilişkilerinde yeni yasal düzenlemelere ihtiyacımız olduğu ortada.

Ben, “Devlet sporun ana sponsorudur” ve “devletten tamamen bağımsız spor organizasyonu olmaz” ilkelerinin altını çizerim.

Öte yandan “spor yaptırma” hiyerarşisinin yani federasyonların “sporun maddi ortamını hazırlama”hiyerarşisi yani devlet karşısındaki bağımsızlığını ilkece savunduktan sonra devlete “spor işlerine karışma ve spor örgütüne nüfuz etme” yetkisinin verilmesini savunurum.

Ancak, Kanunlara sigorta maddeleri koyulmayıp, federasyonların performanslarını da ölçemeyeceksek,’testiyi kıranla’, ‘testiye su taşıyan ‘ federasyonları nasıl tespit edip, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’ın ifade ettiği gibi ‘nasıl hesap soracağız’.. 

Temenni: Umarım 3 ay sonra ‘başarısız federasyon başkanlarına mahkum muşuz’ diye yazmak zorunda kalmam.. 

07 Eylül 2024, Cumartesi 18:15
YAZININ DEVAMI

‘’Türk sporuna radar lazım‘’

KITAPLIĞIMDA müstesna bir yere sahip rahmetli Bülent Ecevit’in “Elele Büyüttük Sevgiyi” kitabında benim en çok dikkatimi çeken ‘radar’ ile ‘ışıldak’ arasındaki farkı anlatmasıydı. Zaman zaman bu farkı yazılarımda da kullanırım.

Türk sporunun Olimpiyat sürecini analiz ederken, sıklıkla federasyonların performanslarının gelişmesi konusunu ele alıyordum. Bu kez federasyonların performanslarının geliştirilmesi değil olimpiyatlara doğru sporcularımızın bu rekabete nasıl hazırlanması gerektiği konusunu ele alacağım.

Sporcu yetiştirme konusunda burada kullanacağımız yöntem radar ile ışıldak arasındaki farkı ve sporun tüm bileşenlerinin Spor Bakanlığı, Federasyonlar, Spor Bilimciler, Spor Medyasının vizyonunu ortaya koyacak. Işıldağın görebildiği, gösterebildiği çok azdır. Kör noktaları sonsuzdur. Radarın ise kör noktaları azdır. Işıldak arar durur. Radar ise aramadan bulur. Işıldak bir anda bir yana yönelebilir. Radarsa bir anda her yana açıktır.

Ya ışıldak gibi olacağız ya da radar gibi. Olimpiyatlarda elde ettiğimiz sonuçlara baktığımızda bugüne kadar ne yazık ki radar gibi bir anda her yana açılan projeksiyon çizemediğimiz ortada.

Bir yerlerde eksiklik olduğu ortada. Bize düşen görev bu eksiklikleri belirleyerek ülkemizin en azından 2020 ve 2024 Olimpiyatları’nda başarıya ulaşmasını sağlamak. Sporda dünyanın saygın ülkesi olmak istiyorsak hükümetin spor planı ile, tesislerimizle, federasyonumuzla, özellikle bilim ve teknolojiyi devreye sokarak üst düzey sporcular yetiştirmeliyiz. Yani bir bakıma Paulo Coelho’nun dediği gibi bahçıvanlık yapmalıyız. “Töre metinlerinden birine göre, her insan yaşamda iki yoldan birini seçebilir: İnşa etmek ya da toprağa ekmek. İnşa etmeyi seçenlerin işi yıllarca sürebilir, ama günün birinde yaptıkları inşaat biter. O zaman kendilerini kendi ördükleri duvarların içine hapsettiklerini görürler. İnşaat durunca yaşam anlamını yitirir. Diğerleri ise toprağı ekerler. Fırtınalara, mevsimlerin getirdiği bütün çetin koşullara göğüs gererler ve hemen hemen hiç dinlenmezler. Ama yapının tersine bahçenin gelişip büyümesi hiç bitmez. Bahçe, bahçıvanın sürekli ilgisini, dikkatini, bakımını gerektirirken, bir yandan da yaşamını büyük bir serüvene dönüştürür.”

Coelho’nun ‘inşa etmek’ sözünü ‘spor tesisi yapmak, ‘toprağı ekmek’ sözünü de ‘sporcu yetiştirmek’ olarak bir kez daha okuyalım! 

Ülkemiz son yıllarda tesis yapımına Avrupa’nın en çok para harcayan ülkesi. 

Yani inşaat işinde mükemmel işler çıkardık. 

Ancak gelinen noktada Türk sporu Avrupa’nın çok ama çok gerisinde. 

Üst düzey seviyede sporcumuz bir elin parmakları kadar az. Coelho’nun dediği gibi; sadece inşaata yoğunlaştığımız için kendi ördüğümüz duvarların içine hapsolduk.

Şimdi sıra, sporumuza bir radar gibi bir çok yöne çevirerek üst düzey sporcular yetiştirmekte.

Her türlü fırtınaya, çetin koşullara göğüs gererek, hiç dinlenmeden, tıpkı bir çiftçi gibi yol almalıyız. Bir düşünürün dediği gibi; “tohumlar yola düşerse, kuşlar onları yer. Tohumlar iyi toprağa düşerse ürün verirler. Tohumlar sadece iyi topraklarda verimlidir.”

En güzel tesisleri yaptık. Artık, tohumları iyi toprağa serpiştirmeliyiz.

Bakalım ışıldak gibi mi, yoksa radar gibi mi olacağız!

Yazarın notu: 

Olimpiyatların ardından geleceğe yönelik olarak ne yazabilirim diye düşünürken kalemim beni yıllar önce  kaleme aldığım bu yazıya götürdü..

Yaklaşık 10 yıl önce yayınlanan bu yazım üzerine yeni bir şey eklemek istemiyorum..

26 Ağustos 2024, Pazartesi 14:02
YAZININ DEVAMI