Arama

Popüler aramalar

‘’Göster oğlum amcana...‘’

Genelde çok dikkatliyim ama, televizyonda Galatasaray-Fenerbahçe derbisini izlerken ‘o’ hareketi görmedim. Kızım uyardı, “Baba bu ne yapıyor böyle” diye, biraz şaşkın, biraz öfkeli tondaydı sesi. O öfkesine ve şaşkınlığına da sonradan bir anlam verebildim! Herhalde berbat futbolun ve iğrenç kavganın yarattığı hayal kırıklığından olsa gerek, şoka girmiştim! Dikkatimi toplayıp o noktaya odaklandım ve “Önemli bir şeyi yok kızım, kasığında bir ağrısı var herhalde, futbolda sık sık olur böyle sakatlıklar” dedim safça! Ama ‘malum’ şahıs, ‘malum’ hareketlerini ısrarla devam ettirince, tribünlerdeki infialin dozu da her saniye artınca, normal olmayan bir şeylerin döndüğüne kanaat getirebildim sonunda! Bir yanlış vardı, ama neydi, ona karar veremedim; hareket mi, hareketi yapan mı, o hareketi yapana bu ‘pandomimi’ ‘bir insan davranışı’ olarak beynine kazıyan öğreti mi?
Çocuk henüz söyleneni anlamaya yeni başladığı ve hâlâ altına işemeyi sürdürdüğü andan itibaren ‘göster amcalara pipini’ ‘nidalarıyla’ büyütülürse, büyüyünce de dünyanın merkezinin orası olduğunu sanacaktır doğal olarak, değil mi? Karşı cinse sadece orasıyla yaklaşacak, her türlü derdini orasıyla anlatacak, öfkesini de orasıyla kusacaktır! Bunda bir yanlış yok!
Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz sonuçta, bunun alt yapısı da daha ana-babadan başlayarak oluşturulmaya başlanıyor. Sokak, mahalle, iş yaşamı, hiç fark etmiyor, hep aynı görüntüler söz konusu. O çocuklar da, doğal olarak ‘orasıyla’ övünüyor! Bunda da bir yanlış yok yani. O nedenle ben malum kişiye kızmıyorum, kızamıyorum!
Ancaaak... Eğer bu yaşına gelene kadar biri çıkıp da ona bir kerecik olsun, ‘ya güzel kardeşim, ‘malumun’ oluşumunda ve gelişiminde senin hiçbir katkın yok’ demiş olsaydı... Adamlığın ölçüsünün de santimetre olmadığını anlatsaydı... İşte o zaman ben o malum kişiyi ‘adam yerine koyar’, o malum hareketinden ötürü, malumu olduğu ve anladığı dilde demediğimi bırakmazdım!

15 Nisan 2009, Çarşamba 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Bir kez olsun büyük olun!‘’

Derbinin sonucu beni ‘öncelikli olarak’ ilgilendirmiyor. Kimlerin oynayıp, oynamayacağı da... Tek santrfor mu, çift santrfor mu, o da umrumda değil. 4-2-1-3 mü olur, 4-2-3-1 mi, ‘tın’ yani. ‘Çıkıp büyüklüklerini kanıtlasınlar yeter’ diyorum sadece. Ki, buna şiddetle ihtiyacı var birilerinin! Çünkü 100 küsur yıllık şanlı geçmişlerin üzerine öyle bir yattılar ki, bahar geldi ama, onlar hâlâ kış uykusundan uyanamadılar! Beklentimiz iyi futboldur prensler, mücadele, nefes kesen bir 90 dakika. Aynı zamanda milyonlara borcunuzdur da bu, bilesiniz!
O milyonlar ki, yağmur, kar demeden statlara koştu sizi desteklemek için. O milyonlar ki, ceplerindeki son kuruşu da Fenerium’larda, Galatasaray Store’larda tükettiler yetmezmiş gibi! Ama salt sizler daha da palazlanın diye değil, aynı zamanda bu sevginin karşılığını verin ve oynayın diye, bunu da bilesiniz!
Bu sezona kadar ‘kronikleşmiş’ böyle bir kepazelik yaşanmadı doğrusu. Büyüklükten, ‘sözde’ büyüklüğe inmek böyle bir şey olsa gerek. Her bakımdan bir dibe vurma durumu söz konusu! Hep birbirlerini takip etmekten, kötü futbol üzerine nice destanlar yazdılar, helâl olsun!
Koskoca sezon geride kalıyor, daha sizin ‘işte bu be’ diyebileceğiniz bir 90 dakikanız bile yok yahu. Önceleri dedik ki, sezon başıdır, yeni bir hoca, yeni bir sistem olayı falan, filan... Sonra dedik ki, ha bugün ha yarın... Kırk yılın başı elle tutulur birazcık futbolunuzu görünce ‘hadi hayırlısı, sabrettik, ama galiba olacak’ dedik, yine çocukça... Ümitlendik safça, bir o kadar daha kredi açtık hak etmediğiniz halde. Şimdi de çıkmış diyorsunuz ki, ‘artık sezon sonu geldi, kimse iyi futbol beklemesin, galibiyet önemli.’ Peki sormazlar mı o zaman, ‘siz ne zaman iyi futbol oynadınız ki beyzadeler’ diye. Hiç olmazsa çıkıp pazar ‘büyük’ oynayın da, formanızın hakkını verin, tabii zahmet olmazsa!

09 Nisan 2009, Perşembe 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Adnan Polat'a katılmıyorum!‘’

Bu sezonki şampiyonluk yarışında yedek kulübelerinin etkisi gözden kaçırılıyor. Halen yarışta var olan ekiplerden en çok kulübe katkısı alanlar, kuşkusuz Sivas ile Beşiktaş. Trabzon ile Fenerbahçe’de ideal 11 dışında kalan isimlerin yetersizliği zaten herkesin malumu.
Galatasaray ise bu konuda gerçekten bir trajedi yaşamakta. Geniş ve rakiplerine oranla kaliteli olduğu tartışılmayan yedek kulübesi söz konusuydu başlarda. Zaten favori gösterilmesinin en büyük nedeni de buydu. Ancak daha sezon öncesinde üst üste, hem de aynı mevkiilerde yaşanmaya başlanan ve bir türlü önlenemeyen sakatlıklar görüntüyü terse çevirdi. As oyuncuların çoğu günlerini Florya revirinde geçirirken, ‘cepheye’ yedek güçler sürüldü. Ve kötü giden maçları çevirme rolü de, son 5 dakikalarda pişmek için ya da çaresizlikten ötürü sokulması gerekenlere yüklendi. Böyle olunca, sıçrama yapılacak pek çok kritik sınav kaybedildi ve defalarca fırsat tepildi. İsim isim belirtmeme gerek yok sanırım. Bir dönem orta sahasız çıkıldı maçlara, şimdilerde de stopersiz! Omurgasız yani! 30 kişilik kadrodan, Sanctis-Sabri, Servet, Meira, Hakan Balta-Kewell, Mehmet Topal, Ayhan, Arda-Lincoln-Baros 11’ine kenar desteği verebilen Emre Aşık dışında birazcık da Barış olabildi. Onlar da zaten as statüsüne yükseltildiler malum mecburiyetten ötürü!
Sayın Adnan Polat da bunları biliyor. Ama camiasına moral verme adına “Sezon sonunda biz şampiyon olacağız” iddiasında bulunmayı sürdürüyor. Bir başkan için bunu söylemek doğal. Ama önünüzde sollanması gereken 4 rakip varsa... Kalan 9 haftada bunların 3’ü ile karşılaşacaksanız... Üstelik Sivas (2-0) ve Fenerbahçe’ye (4-1) karşı ikili averajda üstünlük sağlayabilmek için farklı kazanmak zorundaysanız... Ve sakatlık belası da hâlâ yakanızı bırakmamışsa... Galatasaray’ın bir kez daha 20:45 mucizesine ihtiyacı var demektir!

03 Nisan 2009, Cuma 04:30
YAZININ DEVAMI

‘’Böyle disiplin olmaz olsun!‘’

‘Disiplin’ adı altında kişilikleri rencide edici öylesine ‘haddini bildirir türden’ sert cezalar uygulanıyor, öyle ağır sözler sarf ediliyor ki, geri dönülmez bir yola giriliyor kaçınılmaz olarak. Bir de aynı yolda ilerlemekte ısrar edilince küslükler kalıcı, diyalog kurmak olanaksız hale geliyor. İpler tamamen kopuyor. Ve ‘sözde’ kazanma adına her şey tümden kaybediliyor. Lincoln olayında olduğu gibi...
Aslında ortada büyütülecek konu da yok. Çoğu yaşananlar, nisan-mayıs ayları geldiğinde okulu bir günlüğüne kıran öğrenci kıvamında! Aylarca süren kasvetli havalar yerini pırıl pırıl güneşe bırakmış, cıvıl cıvıl kuş sesleri, buram buram çimen kokusu, yenilenme töreni var doğada... Tabii fokur fokur kaynayan, sevgiye, heyecana aç ve açık deli bir de kan! Böyle bir ortamda okuldan kaçan çocuğunu kaç bilinçli ana-baba cezalandırır ki acımasızca... En fazla karşısına alır ve konuşur, kırmadan, aşağılamadan, kişiliğini yerden yere vurmadan!
Akrabalarıyla önemli bir maç öncesi kampta sohbet etmek ne kadar ağır bir suç olabilir ki! Ya da çocuğunu, köpeğini idman sahasına getirmek! Kaldı ki, Lincoln ve Hakan Şükür dışında o gece kuralları delen daha kimler vardı kimbilir. Sigara içeni, oyun oynayanı, ışığı söndürüp sohbet edeni... Onlar enselenmiyor da, nedense ikisi sobeleniyor! Ve bugün gelinen noktada birinin ipi çekilmiş, diğerinin yağlı ilmek boynunda, tesadüfe bakın!
Devre arası kampa geç katılmak tabii ki bir cezayı gerektirir. Ama para cezasının yanı sıra kamuoyu önünde aşağılamak yok kurallarda! Oyundan alınmaya tepki göstermek cezayı değil, ödülü gerektirmeli ayrıca. Ama ne demek oluyor Trabzon’da yedek kulübesinde ‘tek ayak üstünde’ durdurulmak. Eskişehir maçında ise daha da ileriye gidilerek, şehir meydanında ‘kafes içinde’ dolaştırılmak! Yapmayın Allah aşkına. Ne oldu bizim hoşgörümüze! Böyle disiplin, böyle yöneticilik anlayışı mı kaldı artık!

26 Mart 2009, Perşembe 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Rövanşta 20 bin stoper‘’

Hamburg’u yere göğe sığdıramayanlar, Alman takımını herkese neredeyse bir Barcelona ya da Manchester United gibi yutturmaya çalışanlar, Galatasaray’ın Avrupa’da hâlâ tek Türk markası olduğu gerçeğini gözardı edenler, boylarının ölçüsünü bir kez daha aldı!
Gerçekten öyle mi derseniz, kesinlikle hayır tabii... Bunca yokluğa karşın Sarı-Kırmızılılar’ın ortaya koyduğu performans bile, içlerindeki gizli Galatasaray kıskançlığını törpülemeye yetmedi birilerinin. Uyarı kılıfına gizledikleri korku tohumlarını, 1-1’in hemen ardından saçmaya başladılar bile.
Neymiş efendim, rövanşta stoper sıkıntısı çekilirmiş. Rakip deplasmanlarda çok daha iyiymiş, çünkü kontratak uzmanıymış. Unuttunuz galiba beyler, orası Ali Sami Yen ve o maçta 20 bin stoper olacak, hiç merak etmeyin. Korku tohumları ekmeniz yetmez, dikenli tel de çekseniz, timsah havuzları da inşa etseniz, böyle mücadele ettiği ve yardımlaştığı sürece Aslan Şükrü Saracoğlu’na ulaşacaktır. Bunu başaramasa da, bu uğurda herkesin elinden geleni yapacağı kesindir. Siz gölge etmeyin yeter!
Kewell’den sonra dönemi
Hamburg’daki mücadelenin en çarpıcı yanı, Kewell’ın ikinci yarının büyük bölümünde stoper oynamasıydı kuşkusuz. Bu, herkes için büyük bir sürpriz oldu mutlaka. Tıpkı zamanında Hasan Şaş’ın, benzer bir mecburiyetten ötürü sağ bek oynatılması gibi! Hasan Şaş olayında teknik direktör kellesi isteyenlerin, dünya sonu olarak nitelendirilebilecek Kewell tercihi hakkında ‘sus-pus’ kalması, hatta daha da öteye giderek ‘şaşkınlıkla hayranlık’ arası bir tepki göstermesi ne demek oluyor peki! Bu maçı Galatasaray 5-2 kaybetseydi ne olurdu, düşünebiliyor musunuz! Ne Bülent Korkmaz kalırdı ortada, ne Adnan’lar! O nedenle, bundan sonra kimse çıkıp da, ‘ben skor yazarı değilim’ tafrası yapmasın, hiç inandırıcı olmaz çünkü! Temel futbol bilgisi sağlam oyuncular, ihtiyaç doğan her bölgede oynayabilmelidir. Zaten futbolcunun da, birden çok pozisyonda layıkıyla görev yapabileni makbuldür. O nedenle, futbol yorumculuğunda ‘Kewell’dan Sonra’ dönemine girilmiştir. Artık ‘Kewell’den Önce’ye ait, ‘Ahmet orada mı oynatılır, ikisi bir arada asla’ gibi klişelerden sıyrılmak gerekir!
Ve bir sözüm de, kendini ısrarla yabancı takımlar, hocalar ve futbolcular üzerinden ifade edenlere... Öğrenmeye önce kendi değerlerinizden başlayın, iyiliğiniz için!

14 Mart 2009, Cumartesi 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Hamburg'ta tek kale maç!‘’

Herkes Hamburg uzmanı kesiliverdi maşaallah! Gir internete, yabancı dilin de varsa oku günlerce. Yoksa da, zaten Türk sitelerinde İddaasever sayısı oldukça fazla artık. Aslında Efes’in, Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin taraftarı olmayı utanç sayıp, karşılığında Utah’la, Barça’yla, Liverpool’la yatıp kalkmayı ‘farklılık’ sanan öyle çok insan var ki, sor, sana Letonya liginden bir takımın kaç-kaç-kaç oynadığını, sol kanat oyuncusunun orta, forvet arkasının asist, forvetinin gol istatiğini bile bir çırpıda anlatsın! O bilgilerden istediğin kadarını alıntı yap, yorum havasına sok, ‘uzman yazar’ edasıyla altına imzanı at, oh ne alâ memleket!
***
‘Son dönemde kötü sonuçlar alıyorlar ve bu maçı çıkış olarak görüyorlar’la başla söze... ‘Teknik direktörleri Martin Jol tam bir taktik deha! Olic-Petric gol makinesi! Jarolim ve Trochowski beyin takımı! Kanatları delergeçer, eh bir parça savunmada sorunları var, ama o kadarı kadı kızında bile olur’la da bitir! Daha da engiiiin ve deriiiin insan olduğunu göstermek istersen, futbolculara kurşun asker muamelesi yaparak ‘bilmemkaç-bilmemkaç-bilmemkaç dizilişi ile oynuyorlar, ona buna, şuna dikkat’ gibisinden salla, ‘peh, peh, peh’ ödülünü de verirler sana!
***
Yazılanlara, söylenenlere bakarsanız, sanki Hamburg tek kale maça çıkacak. Karşısında rakip filan yok, gölge futbolu oynanacak yani! Tamam, Sanctis’in istikrarsızlığı da göz önünde bulundurularak Galatasaray’ın omurgasının çöktüğü söylenebilir belki, Servet Çetin-Fernando Meira, Mehmet Topal, Milan Baros da yok çünkü. Ama aynı şekilde Emre Aşık’a övgüler düzen, Hakan Balta’nın ne çok yönlü oyuncu olduğundan söz eden, Shabani Nonda’nın ileride top tutmalarından, Ümit Karan’ın ne zaman geri döneceğine kadar sorgulayan da biz değil miyiz? Nerede Aydın Yılmaz... Bu dönemde ortaya çıkmayacaksa, gönder gitsin o zaman. Mehmet Güven farklı mı? Bir kere de akıp kok be kardeşim. Semih Kaya’nın bunca yoklukta hâlâ mı sırası gelmedi? Harry Kewell, Ayhan Akman, Arda Turan, Sabri Sarıoğlu, Barış Özbek, Cassio Lincoln, Volkan, Hasan Şaş, Serkan, Alpaslan, Yaser... Peki bu Aslanlar koştuğunda, yardımlaştığında, saklanmadığında Hamburg bunları nasıl durduracak? Haaa, Galatasaraylı futbolcular bunları yapmazsa mı... O zaman zaten Avrupa’da ne işin var senin, sök apoletlerini, kır dizini, evde yoğurtlu baklanı ye!

12 Mart 2009, Perşembe 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Hamburg maçı ne olur?‘’

Galatasaray’ın anı anına uymayan görüntüsüne bu sezon sıkça tanık olacağımıza çok öncelerden işaret etmiştim. Buna gerekçe olarak da, önemli sayıda sakatlıkların, üstelik aynı mevkide yaşanmasını göstermiştim. Bırakın iki maç üst üste oynamayı, iki idmanı bile birlikte yapamayan bir durumdu söz konusu olan. Tabii ki, yönetiminden teknik adamına, oyuncusundan yorumcusuna kadar pek çok diğer etkenler de devreye girdi kuşkusuz.

Herkes ‘Hamburg maçı ne olur?’ sorusuna umut içeren bir yanıt üretmekle meşgul iken, yine daha sezon başı denebilecek bir zamanda ‘Bu sezon büyükler daha çok puan kaybedecek’ öngörüm üzerinden yürümek istiyorum. Ama öncelikle, biraz kalabalığın arasına katılıp bu yolda bir iki adım atmakta da yarar var; Hamburg, öncelikle rakibini bozmayı değil, kendi oyununu sahneye koymayı yeğleyen bir anlayış taşıyor. Bu sezon Galatasaray’ın başarılı olduğu hemen her maçta, rakipleri bu görüntü içindeydi. Ancak Hamburg’un ters gelebilecek yönleri de yok değil hani. Özellikle forveti, Cim Bom’un hiç sevmediği süratli, güçlü ve bireysel yetenekleri çeşitlilik gösteren isimlerden oluşuyor! Orta sahada kaptıkları toplar da, rakip adına her an büyük bir tehlike taşıyor, dikkat! Buna karşın savunması en az Sarı-Kırmızılılar kadar dalıp giden türden! Yani tam Lincoln, Baros, Kewell ve Arda’lık!

Türkiye Ligi’nde büyükler için sorun, birbirleriyle oynadıkları maçlarda çıkmıyor genelde, sonucu yine bundan önce varolan etkenler belirliyor! Ancak yeni bir durum olarak, vasatın biraz üstü takımlar, büyüklerle nasıl baş edileceğini öğrendi. Ve ona göre silahlandı. Bunda ilk başlarda yüzdesi yüksek başarılara ulaştılar da... Daha sonra bu oran düşmeye başladı. Başarı geldikçe, bu kez ‘mutlak kazanma’ stresine ve riskine onlar yakalandı! Artık çakılı dörtlü savunma, önünde iki defansif orta saha, kanatlarda daha çok arkasına bakarak oynayan isimler ve ileride cirit atacak alanlar bulabilen atletik, süratli bir ya da iki forvet yetmez oldu sonuç için! Çünkü koşturacak alan kalmadı eskisi gibi, topla barışık isimlere ihtiyaç doğdu! Özellikle de iç saha maçlarında! Ellerinde var mı peki böyle isimler, kısıtlı! Böyle olunca da, hayal kırıklığı yaşama sırası onlara geldi! Silah geri tepti yani!

09 Mart 2009, Pazartesi 03:30
YAZININ DEVAMI

‘’Doldurmayın Korkmaz'ı!‘’

İki tutam abilik, bir kaşık ‘hadi koçum sen sakat sakat da oynarsın’, bir fiske de ‘kim o hocam faul diye bağıran lan’ karışımını kurtuluş reçetesi olarak göstermeye çalışmak, Galatasaray’a ve Bülent Korkmaz’a yapılacak en büyük kötülüktür.
Bir ruhtur tutturulmuş gidiyor son dönemde. Geçen sezon şampiyonluğun mimarı abilerin aşıladığı ruhtu, bu sezon da ruhsuzluk bu takımı bu durumlara düşürdü! Ancak kimse Galatasaray kadrosunun yapısına bakmıyor bile...
Dillerden ‘Galatasaray Türkiye’nin en iyi ve kaliteli kadrosuna sahip’ söylemi düşmedi sezon boyu. Bunu inanarak söyleyeni de vardı, beklentileri bilerek yüksek tutarak futbolcuları baskı altına almak isteyen malum kulübün milisleri de... Ama Lincoln’ün, Kewell’ın, Baros’un kırılganlıkları ısrarla görülmek istenmiyor. Sağ bekteki istikrarsızlık, sol bekteki adeta ‘faul yaparsam günaha girerim’ hassaslığı, Sanctis’teki gittikçe sıklaşan abuk gol yemeler ve boşa çıkmalar, takım halinde yapılmadığı için bireysel preslerin anlamsız koşuşturmalardan öteye geçemediği orta saha savrukluğu... Bunların tümü yok sayılıyor nedense!

Korkmaz’ın en büyük yanılgısı, bu ‘içi doldurulamayan’ ruh ve disiplin söylemlerinin peşine takılmak olur. Baros, Hakan Şükür kadar sabırlı olmadığı için stoperlerin arasında erken pes etmeye devam edecek. Lincoln, bırakın tekmeye kafa sokmayı, ortadaki bir topa dahi ayağını uzatmayacak yine, çünkü yapısı bu. Kewell, nefesi ve kas gücü izin verdiği ölçüde katkı yapabilecek, 55’ten sonra sen sağ ben selamet durumları yani. Sabri’ye dengeyi, Hakan Balta’ya pozisyon gereği faul yapmanın futbolun bir gereği olduğunu ne kadar anlatabilirsiniz bu saatten sonra! Üstelik, sezon başından bu yana ısrarla anlatmaya çalıştığım, ‘sakatların üst üste ve aynı mevkiideki oyuncuların başına gelmesi’ talihsizliği de sürüyor. Galatasaray o nedenle, üstelik zorluk derecesi daha yüksek maçlar olmasına karşın, önce rakibi durdurmak yerine futbol oynamaya çalışan rakipler karşısında hep başarılı oldu. Sert takımlar karşısında ise dağılıp gitti.
Bu takımın birincil sorununun, ‘az çalışmak’ olduğu düşüncesine hâlâ inanmıyorum. Denge, uyum ve istikrâr. Eldeki kadro için başarının reçetesi budur. İçinde ne ruh var, ne de amiyane tabirle fırça çalışması!

05 Mart 2009, Perşembe 03:30
YAZININ DEVAMI