‘’Temiz Sayfa!‘’
18 Temmuz’da başta hiç demokratik gözükmeyen ancak gün geldiğinde başa baş ve iki adaylı bir yarış ile gerçekleşen, başkanın ve yeni yönetimin belirlendiği bir TFF seçimi yaşandı. Beklentinin aksine İbrahim Hacıosmanoğlu 5 oy farkla yeni TFF Başkanı olarak seçildi. Öncelikle kendisini tebrik ediyorum, umarım bu sonuç ülke futbolumuz için hayırlı olur.
Mehmet Büyükekşi dönemini, olanları vs. konuşmanın artık bir anlamı yok, zaten aylarca buradan yazdık. Olaylar herkesin malumu. İyisiyle, kötüsüyle bu dönem geride kaldı. Artık önümüze bakmanın ve sorunları değil çözümleri konuşmanın vakti. Naçizane, alanıma hizmet eden, marka değerine katkı sunacağımı düşündüğüm 5 maddeyi aciliyetine göre sıralamak gerekirse;
- Hakem yetiştirme sisteminin gözden geçirilmesi – Hakemlerin sağlıklı ortamlarda maç yönetmesi – Hakem ödül & ceza sisteminin net bir şekilde belirlenmesi ve kamuoyu ile paylaşılması
- Zeminlerin Avrupa standartlarına getirilmesi – denetlenmesi
- Yabancı kuralının bir kereliğine düzenlenmesi ve hayatın/dünyanın/ülkenin dinamikleri değişmedikçe değişmemesi. Anayasa’nın ilk 4 maddesi gibi dokunulmaz olması gibi düşünebiliriz.
- Kulüp bütçelerinin bir bölümünün altyapıya aktarılması ve bunun denetlenmesi
- Amatör ve alt liglerin ülke futbolunun lokomotifi konumuna getirilip, şartlarının, kurallarının düzenlenmesi ve denetlenmesi
Sonrasında ise futbolun tüm paydaşlarıyla düzenli olarak, 3 ya da 4 ayda 1 olacak şekilde kamuoyuna açık toplantılar yapılması ve sonuçların paylaşılarak şeffaf bir iletişimin sürdürülmesi.
Bu yazdıklarım tabi ki “wishful thinking” dediğimiz yani Türkçe’ye hüsnükuruntu olarak çevirebileceğimiz niyetler gibi gelebilir. Kamuoyunun minicik bir parçası olarak bunları yazmak ve sıralamak boynumuzun borcu diye düşünüyorum. Bu yeni dönemi temiz sayfa olarak görüp; ortamı germek yerine sakinleştirmeyi, sorunlara odaklanıp büyütmek yerine çözüme katkı sağlamayı, medya ve kamuoyu da kendine bir görev gibi görmeli. Tabi eleştirelim, bir sorun varsa ortaya dökelim ama bunu yaparken niyet okumadan yapalım. Düşmanca değil, nötr bir şekilde iletişim kuralım. Hepimiz bu gemideyiz, gemi büyüyüp güzelleşirse herkes büyür, herkes mutlu olur.
Şimdi yeni yönetime destek zamanı, birlik olma zamanı. Güzelce rekabet edilen, Avrupa’da bol bol başarı konuştuğumuz, ligde 3-4 takımlı yarışa şahit olduğumuz şahane bir yıl olur umarım.
‘’Teşekkürler ve Özür!‘’
Saat 22:45’te herkes kafasında İngiltere’yi nasıl eleriz, o gün maçı nerede nasıl ileriz, finale çıkar mıyız gibi sorulara başlamıştı. Hepimizi maç sonu kahreden, acı çektiren durum, belki de en iyi maçımızı oynadığımız hatta en iyi 60 dakikamızı oynadığımız maçta elenmemizdi. Maçtan sonra birçok kişiden duyduğum o söz durumumuzu en net anlatan şu kelimelerdi; madem olmayacaktı neden olur gibi oldu?
Ama zaten futbolu bu yüzden seviyoruz, bu yüzden izliyoruz. Bu yüzden hayal kurabiliyoruz. Her şey fiziğe, güce, kaliteye bağlı olsaydı kimse bu sporu izlemezdi. Hayal etmemizi sağlayan dinamikler bir gün gelip bize vurduğunda ona isyan etmemeliyiz. Bir daha ne zaman deneyebiliriz onu düşünmeye başlamalıyız.
Tam olarak bu noktada, dün gece çok üzücü, hayret verici yorumları ve söylemleri görmek beni yenilgiden daha çok üzdü açıkcası. Dün başka bir galaksiden bizim gibi bir canlı formunu dünyaya indirseydik, Montella ile ilgili yapılan yorumları gösterseydik, zannederdi ki biz her turnuvada ya yarı final ya da final oynuyoruz, her turnuvanın doğal favorisiyiz. Turnuvayı kazanamayan hocalarımızı gönderiyoruz. Gördüklerime gerçekten inanamadım. Montella evet değişiklikleri geç yaptı, hem Avusturya hem de Hollanda maçında, kabul. Fakat bu bardağın çok ufak boş olan kısmı, dolu kısmında ise şunlar var; tarihimizde ilk kez yabancı hocayla turnuvaya katıldık, hem de ilk kez grubumuzu lider bitirerek katıldık. Uzun zamandır milli takımlar seviyesinde göremediğimiz bir taktiksel şaheser izledik. Önce Avusturya maçında Ragnick’i sonra da Hollanda maçında Koeman’ı ilk 60 dakika mat etti desek abartı olmaz. Turnuvanın belki de en eğlenceli, seyir zevki yüksek maçlarını biz izlettik. Tüm futbolseverlere kendimizi tekrar hatırlattık. Müthiş bir iz ve gelecek adına çok büyük hayaller yarattık. Belki oyunun son bölümünde istediğimizi aldıktan sonra rakibin verdiği reaksiyonlara hamlelere geç kaldık, cevap veremedik doğru ama bu geliştirebilecek ve değiştirilebilecek bir şey. Zor olan diğerlerini yapmak. Bazı oyuncu tercihleri, değişiklik zamanlamaları bunların hepsinin üstesinden gelinir, öğrenilir. Oyuncularla yakaladığı uyum, rakibe kurduğu taktiksel değişiklikler bunlar kolay bulunacak özellikler değil. Tüm bunların yanında bu genç jenerasyon muazzam bir tecrübe kazandı. Bardağın bu kadar dolu tarafı varken, ufacık boş tarafını abartarak konuşmak ve ortaya dökmek kötü niyetten başka bir şey değildir.
Herkesin son 16’da “turnuvanın en formda takımı” Avusturya’ya elenip dönsek tatmin olacağı bir durumdan, yarı finali elimizden kaçırdık hissiyatına geldiği bir turnuvada, maçın hemen sonunda hocayı acımasızca eleştirmek, hemen türk hocaları öne çıkarmak vs. bunlar çok ayıp. İsim isim vermek istemiyorum ama bazı isimlerin niyeti o kadar net belli oldu ki dün akşam. Hocayı sınırlar içerisinde tabi eleştirelim ama dün olanlardan sonra artık Türkiye’de uzun dönemli istikrarlı bir başarının hayal olduğunu bence net biçimde gördük. Umarım yanılırım ve 2026’ya Montella ile hazırlanıp oraya katılırız.
O yüzden, başta bizi turnuvaya, maçlara harika hazırladığını düşündüğüm Montella hocama, kamuoyu olarak yaratmaya çalıştığımız tüm kaosa rağmen saha içinde kalan, canını dişine takan, son topa kadar koşan mücadele eden topçularımıza, arka planda çalışan tüm teknik heyete ve profesyonel çalışana kocaman bir teşekkür. Aslında bir de özür, dün maçtan sonra üzerinize gelen, kendi gizli ajandaları için ortaya bu müthiş turnuva deneyimine dil uzatan medya ve kamuoyu için binlerce kez özür. Siz bildiğiniz yoldan dönmeyin, iyi niyetli sizleri destekleyen takip eden bizler biliyoruz ki, bu jenerasyon elbet bir final oynayacak, belki de tarihimizin ilk kupasını ülkemize getirecek. Şu satırları yazarken bile hayal edip tüylerim diken diken oluyor ve heyecanlanıyorum. O gün geldiğinde dün acımasız ve kötü niyetle konuşanlar umarım beraber eğleniyor ve seviniyor olmayız. Hak etmiyorsunuz çünkü!
Tekrar teşekkürler Bizim Çocuklar, tekrar teşekkürler Montella hocam.
Bir not: Değinmeden geçmeyelim; Turpin ve VAR’daki Brisard… Xavi Simmons’un kırmızısı ve Gakpo’nun golü %100 kararı belli olan pozisyonlar olmasa da iki pozisyonda da takdir hakkınızı Hollanda’dan yana kullandınız. Özellikle ikinci yarı her kararda Hollanda’dan yana olduğunu Turpin hissetirdi. Hollandalılar da rahatça bizi çektiler, çekiştirdiler. Bahaneler kaybedenler içindir buna bağlamıyorum tabi ki ama sizi de yazdık bir yere…
‘’İkonik Gece‘’
Çekya maçı öncesi hayallerimi yazarken, bu hikayeyi en romantiğimiz bile tahmin edemezdi herhalde. Turnuva ağacı, terse düşen favoriler, en formda takım Avusturya… Önce Çekya’yı yine kısmen epik bir maçla saf dışı bıraktık. Kısmen diyorum çünkü öyle bir Son 16 turu oynadık ki Avusturya’ya karşı, yakın tarihimizin belki de tüm tarihimizin en çarpıcı ve ikonik maçlarından biriydi. Turnuvaya gelirken, başladığımızda neredeyse Çekya maçı başında ayrışmalarla, tartışmalarla, saçma sapan gündemlerle meşgul ettiğimiz Milli Takım’ımız öyle bir mücadele, öyle bir karakter ortaya koydu ki, bunların hepsine kulaklarını tıkadıklarını ve takım içinde hiçbir sorun olmadığını gösterdi. Bizim Çocuklar bu anı, bu başarıyı, hepimize rağmen (!) sonuna kadar hak etti, gurur duyuyoruz.
Maçın son saniyesinde, 0.94 xG değeri olan yani aynı pozisyonda 100 kafa vuruşu yapılsa 94’ü gol olması beklenecek bir pozisyonu çıkaran, tüm dünyanın manşetinde yer alan, resmen çeyrek finali ülkeye hediye eden Mert’e ayrı bir parantez açmak lazım. Zaten tüm maç çok iyi oynamıştı, yan toplardaki rahatlığı ve güveni, ikinci yarının ortasında birebir kaldığı pozisyonda da müthişti. Ama son yaptığı kurtarış nesiller boyu konuşulucak, milli takım ile ilgili bir ortamda konuşulurken anılmadan geçilecek bir kurtarış değil. Hala etkisindeyiz, ellerine, kollarına sağlık Mert.
2 Temmuz sabahı Merih’in seneler önce oynadığımız Fransa maçındaki Merih olarak uyandığını bilmeden izlemeye başlamıştık maçı, 90 dakika sonunda ise onun artık “Avusturya maçındaki Merih” olacağını hiç bilmeden hem de… Tartışmasız kariyer maçı. Muazzam performans, hücumuyla, savunmasıyla, turnuvaya sorunlu ve eksik başladığımız stoper bölgemizden bu katkıyı almak çok kıymetli. Bu özgüven tazelenmesi, Merih’ten bağımsız takıma da çok katkı verecektir.
Arda, Orkun, Kaan, İsmail… tüm takım, tüm teknik heyet, herkes yüreğini, emeğini ortaya koydu. Sabaha kadar övsek az, sabaha kadar konuşsak az. Dün gece için, yaşattığınız tüm duygular için tekrar teşekkürler çocuklar!
Gelelim Fasulyenin Faydalarına…
Bu dakikadan sonra her şey mümkün, bu dakikadan sonra her şey ihtimal dahilinde. Hayal kurmayacaksak, neden geldik çeyrek finale, hayal kurmayacaksak neden dün Mert’in kurtarışında gol atmış gibi sevindik. Tabi ki kuracağız, haydi başlayalım…
Dün akşamdan ağzımda kalan tek kötü tat İsmail’in sarı kart cezalısı olması. Maalesef turnuvada oyun olarak şeklimizi değiştiren oyuncu İsmail oldu. Pozitif olarak ise cebimizde Hakan’ın dönüşü var, onu özellikle ikinci yarı çok aradık. En önemlisi de Kenan-Kerem değişikliği ve cezalı oyuncular dışında iskeletimizin ve 11’imizin büyük oranda netleşmiş olması. Kimsenin kafasında soru işareti olmadan Hollanda’ya karşı rahatlamış, beklentileri karşılamış bir milli takım göreceğimize eminim. Her anlamda pozitif yansıyacaktır. Gelelim portakallara… Çeyrek finalde Slovenya, Slovakya, Romanya çekmek zaten lüks olurdu, kaldı ki bu seviyede yine karşılaşabileceğimiz en makul takımlardan biri Hollanda. Dün maçtan sonra yanımdaki arkadaşım Hollanda’nın ilk 11’ini sayınca bir fena olmadık değil tabi. Van Dijk, Nathan Ake, Cody Gakpo, Memphis Depay diye gidiyor liste. Ama bizim çoçuklar da artık kendini kanıtlamış, rahatlamış bir şekilde aynı dünkü gibi tam konsantre ve mücadele ederse, neden olmasın…
‘’Polarizasyonda Son Nokta!‘’
Her gün daha ne kadar kutuplaşabiliriz, daha ne kadar ayrışabiliriz diye kafa patlatsak, herhalde son dönemde Milli Takım üzerinden dönen tartışmayı ve saçmalıkları düşünüp kurgulayamazdık. Türk futbolunda aslında her sene olan ama bu sene arşa çıkan kutuplaşma ve ayrışma, tek buluşabileceğimiz ortak noktamız olan Milli Takım’da da hız kesmeden, hatta artarak devam etti. Her Milli Takım’da seçimler üstünden, anlık kararlar üzerinden eleştiriler olur ve dozajı sertleşebilir. Meşhur İngiliz medyası bu konunun zirvesidir. Fakat bizim ülkemizdeki “kulüpçülük” sanırım hiçbir yerde yok. İngiliz medyasının City’li topçular ya da Liverpool’lu topçular üzerinden bir tartışma yaşadığını hiç zannetmiyorum, görmüyorum da. Tarihimizde ilk defa bir şampiyonaya galibiyetle başladık ve böyle bir durumda bile, önce oyuncu seçimleri üzerinden kulüpçülüğümüz sonra da Arda Güler üzerinden yaptığımız saçmalık seviyesi, akıl almaz tartışmalarla, olumlu havayı da bir anda söndürdük. Milli Takım’ın başarısız olması için bundan daha uygun bir negatif enerji ortamı olamazdı. Bu polarizasyonu körükleyenlerin artık bunu istediğini düşünmeye başladım.
Gerçek vatan hainliği budur. Ülke olarak tek ortak noktamızda buluşamamayı, buluşmamayı becereli çok uzun zaman oluyor da kendi ellerimizle, futbolda da tek ortak noktamızda artık buluşamıyoruz. Tarihimize geçen 2002 ve 2008 turnuvalarını çok net bir şekilde hatırlıyorum, başarı geldiyse kenetlendiğimiz ve bir olduğumuz için gelmişti. Şarkılarımız da iyiydi tabi (!). Şimdi düşünüyorum da o zamanlar sosyal medya olsaydı, 2002 takımının neredeyse tamamen Galatasaray’dan oluşması ve teknik direktörümüzün Trabzonlu Şenol Güneş olması herhalde baya sorun olurdu. 2008’de de herhalde Fatih Terim’in başımızda olmasına, Fenerli Semih’in bizi iki kez kurtarmasına bozulanlar, sinirlenenler olurdu. Yıllardır toplum olarak yaşadığımızın akli ve ruhani değişimimizin direkt bir yansımasıdır Euro 2024. Bu haleti ruhiyeyle büyümemiş ve gelişmemiş biri için bunu izlemek çok acı verici. Umarım bugün Milli Takım tüm bu akılsız saçmalıkları susturacak bir futbol oynar ve turnuvada daha ne kadar devam edeceksek, huzur içinde keyif alarak devam ederiz. Ligdeki rekabetin keyfini çıkarmayı falan çoktan geçtim. Uzun zaman sonra çok güzel şeyler hayal ettiren bir Milli Takımımız var. Bu turnuva olmasa bile, 10 sene içerisindeki herhangi bir turnuvada madalya, belki de kupa alacaklar bilemeyiz. 1,5 ay sonra lig başlayınca birbirinizi yine yersiniz, allah aşkına 1-2 hafta ağzınıza ve elinize hakim olun.
Aslında Bunlar Hep İletişimsizlikten…
Yalnız burada bir parantez de özellikle Arda sürecinin iletişimini çok kötü yöneten TFF’nin futbol yönetimine açmak lazım. Arda ile ilgili konuyu çok rahat ve şeffaf bir şekilde yönetebilecek durumdayken, kamuoyu ve taraftara o kadar boşluk bıraktılar ki, o boşlukları da, yukarıda eleştirdiğimiz zihniyet istediği gibi doldurdu. Yorgunluk gibi muallak açıklamalar… Bunların hiçbirine gerek yok, basit bir sakatlık açıklaması konuyu buralara getirmeyecekti. Manasız bir gündem ile 3 gün geçirdik, umarım etkisini görmeyiz.
Turnuva’da Kelebek Etkisi…
Dün D grubunda öyle sonuçlar alındı ki, tüm turnuvanın akıbeti değişti. Fransa lider olamadı, Hollanda 3., Avusturya grubu lider tamamladı. Böylelikle turnuva ağacında, turnuvanın şu ana kadar ki en net 4 favorisi, aynı yarı final yoluna düşmüş oldu. Portekiz, İspanya, Almanya ve Fransa’dan sadece 1 tanesi final oynayabilecek. Öte yandan Hollanda, İngiltere ve İtalya’da aynı yarı final yoluna düştü ve onlardan da bir tanesi yarı final oynayabilecek. Ne oyun olarak, ne fiziken, ne de enerji olarak hiç hazır değiliz ama turnuvada üst taraf yolları o kadar güzel bir şekilde önümüze açıldı ki… Çok sevdiğim bir söz vardır; şans hazır olana gelir… Fransa’nın dün aldığı beraberliğin bizim şansımız olması için onu değerlendirmeye hazır olmamız, bu şansları değerlendirebilecek fiziki ve mental güce sahip olmamız lazım. Fransa, İngiltere, İspanya ile oynayacak durumdayken, bir anda Avusturya ile eşleşebiliriz. Hazırlık maçında 6-1 yenilmemize rağmen tercih etmeyecek yoktur diye düşünüyorum. Önce Çekya’dan puanımızı alalım sonra da pek mümkün gözükmese de, insan hayal ettiği müddetçe yaşar, bir yarı final, bir final neden olmasın?
‘’Ayaklarımız Yerde!‘’
EURO 2020 birçok futbolcuda ciddi bir travmadır. Hepimizde olduğu gibi… Bunu o takımın parçası olan futbolcuların sonraki röportajlarından çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. O dönem futbol medyasının da bu travmada bir payı olduğu kesin. Çünkü takımımıza turnuvanın favorilerinden veya kupa ya da en kötü madalya adaylarından biri gibi davrandık. Toplum olarak artık bir huy haline gelen uçlarda yaşama konusu, pandemi sebebiyle 2021’de oynanan turnuvaya da net bir şekilde sirayet etmişti. Hiçbir zaman ortamız yok, ya en iyiyiz, çok iyiyiz ya da bizden hiçbir şey olmaz, en kötü biziz!
Ancak bu sefer, beklentilerimiz çok fazla olmadan, herkesin aklında bir yerde, bu jenerasyonun esas hedefi 2026 Dünya Kupası düşüncesiyle, ikinci evimiz sayılabilecek Almanya’da turnuvaya başlıyoruz. Herkesin aksine ben Gürcistan yerine önce Portekiz’i sonra da Çekya’yı tercih ederdim. Çünkü uçlarda yaşama hastalığımızdan dolayı Gürcistan maçında olası bir puan kaybında yine kamuoyu olarak takımın üstüne bir kara bulut gibi çökeceğimizi düşünüyorum. Bu takım belki 3.olarak son 16’ya kalacak, belki de 2.olarak ya da inanılmaz bir sürpriz yaparak 1.çıkacak. Ama günün sonunda o zamanında çok sahiplendiğimiz mottomuzu unutmamız lazım, bu çocuklar bizim çocuklar. Başka bir ülke havuzu, başka bir oyuncu grubu yok. Dışarıda kalanıyla, içeride olanıyla çok değerli bir havuzumuz var. Bunun kıymetini bilelim, sabırla bu turnuvada olmanın keyfini çıkaralım.
İletişim olarak da futbolcular tüm verdikleri röportajlarda ortak bir dil ve bir kelime kullanıyorlar: sabır.... Unutmayalım. Bu sefer ayaklarımız yerde gidiyoruz, umarım dönerken başımız yerde olmaz.
Bir Garip İstifa
Normalde bu konuya değinmeyecektim, hem sezon sonu verdiğim ara sebebiyle gündem biraz değişti hem de artık bu konuyu konuşmanın kimseye bir faydası yok ama hem bir futbolsever, hem de işimin önemli bir kısmı spor iletişim olduğu için, bir iki kelam etmek istedim. Erden Timur’un istifasından hiçbir şey anlamadım. Tabii ki veda basın toplantısında bir yerlere mesajlarını gönderdi, bunları burada tek tek konuşmanın anlamı yok. Elbette benim de fikirlerim var, yorumlarım var ama ben bu arada genel anlamda belirsizliğin sonrasında yaratacağı kaostan bahsetmek istiyorum. Erden Timur’un istifasındaki belirsizlikler; Florya, Dursun Özbek, Metin Öztürk, Galatarasay muhalefeti, her ne ise direkt bir şekilde ortaya konmadığı için, yarın bir gün, Galatasaray’da oluşacak ilk başarısızlık ve problemli anlarda tekrar ve çok hızlı gündeme gelecek, odadaki bir file dönüşmüştür. Erden Timur’un ayrılığı Galatasaray’ın son dönemde yönettiği en başarısız iletişim faaliyetlerinden biri olmuştur ve sonrasında da yeni yönetim geldiğinden beri de Erden Timur sonrasının nasıl olacağını dair iletişim çok zayıf kalmıştır. İcardi’nin tepkisi bile, yönetimin Erden Timur sonrası planlarından çok daha fazla yer almıştır medyada. İletişimde eğer yöneten olmazsanız, yönetilen ve sürüklenen olursunuz. Galatasaray şu anda, yönetimsel olarak iletişim anlamında sürüklenmeye çok müsait…
Tabii iyi yapılan iletişimi de görmezden gelemeyiz. Şu an Erden Timur sonrası açığa çıkan hem iletişim hem de taraftarla diyalog boşluğunu Okan Buruk’un doldurmaya çalıştığını görüyoruz. Bu bir strateji de olabilir, Okan Buruk’un geldiği noktanın doğal sonucu da olabilir. Doğrudur, yanlıştır bunu zaman gösterir ancak bu hikayeyi ben daha önce izledim. Sonu çok güzel de olabilir, çok kötü de bitebilir.
‘’Kazasız Belasız Sezonu Kapattık (!)‘’
Bu kadar unutulmaz takım ve bireysel performansların yaşandığı sezon biterken, bunun hiç keyfini sürmeyip, hiç olmadığı kadar yükselen gerilim sebebiyle maalesef bu cümleleri kuruyoruz sezonun ardından. Normalde her “futbolsever”, böyle bir sezonda, sondan önceki haftada oynanan derbiye iki takımın 1 ya da 2 puan farkla girmesini isterdi. Ama öyle bir gerginlik ve karşılıklı atışmalar oldu ki, belki de hayat futbolumuzu, ülkemize bir kıyak geçerek birçok şey belli bir şekilde oynandı derbi. Çok kısa bir yorum yapmak gerekirse, iki takım da sonuna kadar hak etti, acayip performanslar, inanılmaz seriler, puanlar goller… Ama 1 tane şampiyon belirleniyor ve tarih Galatasaray’ın 24. şampiyonluğunu yazacak. Aynı, şampiyonluk kutlamalarını, bayramı erteleten Fenerbahçe’nin mucizeye yakın derbi galibiyetini de yazacağı gibi… Şöyle bir sezonu kupasız kapatan Fenerbahçe taraftarını, teknik heyetini ve yönetimini de Olympiakos’un kupayı almasından sonra bir hüzün, bir pişmanlık sarmıştır. Dersler alınırsa, Konferans Ligi finali ya da kupası ve Avrupa Ligi’nde üst turlar, final, belki de kupa neden olmasın, bunlar Türk takımları için hedef olması gereken yerler. Umarım seneye 5 takımla Avrupa’da yer alıp, bahar aylarında üst turlardaki eşleşmeleri konuşuruz.
Her neyse, bütün sene bunları konuştuk, artık bunları bırakıp Euro2024’e odaklanma zamanı geldi çattı. Ligin gerginliğinin ve TFF’deki yönetimsel konuların takıma yansımadığı noktada, minimum çeyrek final yapabilecek güce sahip olduğumuzu düşünüyorum. Tabi ki bu genç takımla en gerçekçi hedef 2026’daki Dünya Kupası gibi gözükse de, burada da sağlam bir teste gireceğiz. Umarım alnımızın akıyla, iyi bir oyun ve iyi bir mücadeleyle anarız bu turnuvayı. Almanya’da gerçekleşecek olması bizim için de muazzam bir avantaj. Çağlar dışında eksiğimiz, sakatımız yok. Geriye tek bir şey kaldı, konsantrasyon…
The Special One…
Birçok futbolseverin senelerdir aklında olan o transfer gerçekleşti. Birazcık detaylı futbol takip eden Türk futbolseverler Mourinho’nun Türkiye’deki iklime uygun olduğunu, bir gün mutlaka Türkiye’ye gelebileceğini elbet düşünmüştür. Hangi takım olduğunun bir önemi olmadan öncelikle çok büyük bir iş olduğunu belirtmek gerekir. Alanı ilk olarak iletişim ve pazarlama olan biri için bunu futboldan önce marka değerinden, pazarlama katkısından bağımsız düşünmek imkansız. Mourinho’yu almak demek, saha dışından ziyade saha içine odaklanma zorunluluğu demek, rekabeti saha içinde yaşama zorunluluğu demek. Fenerbahçe ile birlikteliğinin bu anlamda da değerli olduğunu düşünüyorum. Sistem demeden, bahane üretmeden sahada kalmak bence Mourinho ile birlikte en büyük kazanım olacak Fenerbahçe için. Basın toplantılarından, maç sonu flaş açıklamalarına, yapacağı transferlerden, yönetimle olan ilişkisine kadar her şeyi şimdiden merakla bekliyoruz. Önce Fenerbahçe’nin sonra da Türk futbolunun marka değerine büyük katkı sağlayacak Mourinho’yu umarım manasız, anlamsız gündemlerin içine atmayız ve tadını çıkarırız.
Aradaki Makas…
Dün yayın gelirleri konusu tekrar gündeme geldi sebebi de çok açık, bu sene Premier Lig’den düşen ve ligi 20.sırada bitiren Sheffield United, yayın ihalesinden yaklaşık 103 milyon euro alacak. Ligimizin şampiyonu Galatasaray ise yayın gelirinden 7,7 milyon euro alacak. Evet bu seneden sonra yayın ihalesindeki artışla takımlarımız önemli bir gelir kaynağı elde edecek ancak bu tek başına yayıncı ya da ihale ile ilgili olmaktan çıkıyor artık. Paramızın döviz karşısındaki konumunun bu makasın açılmasına çok katkı sağladığını artık söylemek lazım. Premier Lig rakibimiz değil elbette, hatta yeni yayın ihalesiyle birçok lige göre de baya bir öne geçtik. Fakat yine de ülkemizde kurun TL yönünde değer kazanması da futboldaki diğer tartışmaların yanında önemli bir konu olarak duruyor. Burada belki bu konuyu ihracat gibi bir kapsam değerlendirilip teşvikler, farklı avantajlar kulüplere sağlanabilir. Diyebilirsiniz ki devlet zaten çok destek oluyor kulüplere doğru, ancak futbol sektörü ülkemizde en az turizm kadar, tekstil kadar önemli bir sektör. Eğer sektörel anlamda bir şey yapılamayacaksa da en azından belli bir tüzüğe sahip kulüplerin sahiplendirilmesinin önü açılabilir. Nasıl birçok sektöre planlama yapılıyor ve geleceği şekillendirilmeye çalışılıyorsa, devlet nezdinde de bunun futbola için yapılması şart gibi duruyor. Tabi takımlarımızın kendi içimizdeki rekabetle yetinmesini istemeyip, uluslararası arenada mücadele ve rekabet etmesini hayal edip istiyorsak…
‘’Yarışa Yakışan Final‘’
Uzun yıllar hatta belki de hiçbir zaman hafızalardan silinmeyecek bir Süper Lig yarışının sonuna geliyoruz. Bir takım 93 puanda ve ikinci, diğer takım 99 puanda ve hala şampiyon değil. Bunun benzeri bir daha gelmez. Ama biz bu benzersiz şampiyonluk yarışında ne yaptık; bunun keyfini çıkarmak, rekabeti örnek haline getirmek ya da pazarlama/reklam anlamında bunu kullanmak yerine birbirimizle kavga ettik, yetmedi camialar kendi içinde kavga etti o da yetmedi hakemle kavga ettik, bir tek topla kavga etmediğimiz kaldı onu da belki bu hafta yaparız.
Bu hafta böyle bir yarışın final haftası ve böyle fikstür de bir daha kolay kolay gelmez. Hem böyle bir yarış olacak, rekorlar kırılacak ve düğüm iki takım arasında sondan bir önceki haftaya kalacak. Bari bu maçın tadını çıkaralım. Ligin en iyi iki takımı, ikisi de muazzam işler başarmış, kim şampiyon olursa olsun, diğerine yazık olacak ama şu maçı sorunsuz, kazasız, belasız sakince geçirelim ve tadına varalım.
Fenerbahçe belki de en rahat derbilerinden birini oynayacak, bunun yaratacağı bir avantaj kesinlikle olacaktır. En önemlisi de ezeli rakibinin bayram gününü bozma motivasyonu oyuncuları ciddi anlamda motive edecektir. Ev sahibi Galatasaray’a bakarsak da, söylenecek fazla bir şey yok, şu acayip sezonu, rakibini kendi sahasında yenerek şampiyon olma iştahı zaten fazlasıyla yeterli bir motivasyon. İnanılmaz bir atmosfer olacaktır. Tek dileğim ilk maç gibi rezalet bir maç oynanmasın, futbola doyalım, hak eden kazansın, hakem konuşulmasın.
Mekanın Sahibi…
Toplam 3.kez MVP ödülünü aldığında, başta Shaq olmak üzere çok fazla eleştiriye maruz kalmıştı Jokic. O sırada 2-0 gerideydi ve çok daha kolaydı bu tarz eleştireleri yöneltmek. MVP oylamasını 2.sırada bitiren SGA’da Dallas’a henüz 5.maçlar sonunda 3-2 geriye düşmemişti. Ama Denver 2-0 geriye düştüğü ve deplasmana gittiği bir seride Minnesota’ya öyle bir cevap verdi ki 3-2’yle hayata geri döndü. Dün gece çok kötü bir maçla seri 3-3 oldu ancak 7.maç için seri Denver’a dönüyor ve Jokic’in tüm NBA’e bu ligin hala en iyisi benim deme şansı var. Batı’da diğer seride, deplasmanda seriye 3-2’ye getirerek final yolunda çok önemli bir adım atan Dallas’la birlikte, bir Jokic-Doncic finali uykusuz en az 5-6 gece demek. Umarım böyle bir düelloyu da izleyebiliriz.
‘’Her Zaman İlk Rakibin Kendin!‘’
Hayatın her alanında olduğu gibi futbolda da ilk rakibin her zaman sensin! Trabzonspor maçından sonra organize edilen kongre sonrasında açığa çıkan gerginliğin ve belirsizliğin en çok Fenerbahçe’ye yaramayacağına değinen bir yazı yazmıştım. Trabzonspor maçının bitiş düdüğünden sonra mental olarak güçlü bir durumda olan Fenerbahçe camiası, önce kongre sonra Süper Kupa ile mental anlamda kendine öyle bir zarar verdi ki, rakiplerinin bir şey yapmasına pek gerek kalmadı. Ne oldu o dönemden sonra hızlıca bir hafızayı tazeleyelim. Önce Süper Kupa oynanmadan Galatasaray’a teslim edildi. O maçın içinde de artık kısmet mi denir ya da basiretsizlik mi denir bilemiyorum, çekilene kadar gol yenildi ve zaten en başından yanlış olan U-19 takımı ile Urfa’ya gelme fikri iyice sorunlu bir hale dönüştü. Sonrasında tüm fedakarlıkların yapıldığı Konferans Ligi’nden hepimizin hemfikir olacağı şekilde hoca faktörü ve biraz da şans sebebiyle elendi. Kaldı ki kupa bile alınabilirdi. Sonra da tüm bu moral bozukluğu ile beraber ligde 6 puan geriye düşüldü. Fenerbahçe 2 Nisan’daki kongreden sonra tam 1 ay içerisinde tüm kupalardan uzaklaştı. Ligde daha matematiksel olarak biten bir şey yok tabi ancak yüzdesi herhalde 5’tir. Galatasaray’ın biri Fenerbahçe olmak üzere 2 kere yenilmesi gerekiyor. Sonuçta futbol bu, olabilir ancak düşük bir ihtimal. Eğer her şey normal akışında giderse Fenerbahçe 3 kupayla bitirebileceği bir sezonu kendi kendine rakip olması sebebiyle 0 kupa ile kapatacak gibi duruyor. İletişim ve süreç yönetimi her şey değildir ama emin olun birçok şeye etki eden çok önemli bir unsurdur. Eğer ligden çekilme, Kupa maçına çıkmamak ya da benzer büyük bir karar olmadığı durumda söylenecek şey çok basitti: “Şu an önümüzde alabileceğimiz 3 kupa var, camia olarak bunlara odaklandık. Sene sonu geldiğinde konuyla ilgili gerekli ve alacağımız aksiyonları içeren açıklamaları yapacağız.” Görev süresinin sportif kararlar anlamında en iyi yılını geçiren Ali Koç ve yönetimi maalesef iletişim ve süreç yönetiminde sınıfta kalmıştır…
Fenerbahçe Beko & Ergin Ataman
Çok uzun yıllardır Anadolu Efes’le birlikte basketbolun taşıyıcısı konumuna gelen Fenerbahçe, bu sene kimse ihtimal vermiyorken, muazzam bir Jasikevicius hamlesiyle tekrar tepeye oynayarak ve tarihte ilk kez 5.maçı deplasmanda kazanan takım olarak Final-Four’a yükseldi. Öncelikle tebrik ediyoruz ve umarım kupayı bir kez daha ülkeye getirirler. Diğer yandan da son zamanlarda bireysel yönetimlerde gördüğümüz en büyük meydan okumayı yapan Ergin Ataman ve Pana’ya değinmeden olmaz. Evindeki ilk playoff maçını kaybettikten sonra Final-Four’a gidemezsek seneye yokum diyerek hem kendini hem takımı motive etmeyi başardı ve Pana’yı Final-Four’a taşıdı. Şimdi de kaderin belki cilvesi, en çok karşılaştığı, gerildiği, rekabet ettiği Fenerbahçe ile eşleşti. Her ne kadar Ergin Hoca’nın da kazanması çok istesem de bu mümkün değil, sonuçta bir kazanan olacak sonunda. Genelde de hep takımlar hatırlanıyor ve anılıyor, o yüzden Ergin Hoca’dan özür dileyerek, dilerim Fenerbahçe önce Pana’yı sonra da Olympiakos-Real Madrid galibini yenerek kupayı kazanır.