Balıkçıya balık tutmayı öğretmeliyiz…

13 Haziran 2019, Perşembe 13:38
- A +

İzlanda’nın balıkçılık ve küçükbaş hayvan üretiminin dışında her ihtiyacını dışarıdan giderdiğini, bu ülkeye 1989’da gittiğimde öğrenmiştim. O günlerdeki kişi başına düşen ulusal gelirleri de 30 bin doların üzerindeydi. Daha sonra ülke ekonomik olarak çökünce öz kaynaklarına döndüler. Bugün milli futbolcularının büyük çoğunluğu ülke dışında oynuyor, İngiliz futbolunun bir benzerini oynamaya çalışıyorlar. Fransa gibi bir futbol devini rahatça yendiğimiz halde, İngiliz futbolunun basit bir uygulamasından öteye geçemeyen İzlanda karşısında hep sorun yaşıyoruz. 

Üstelik bu sorunlar futbol boyutunu da aşıyor zaman zaman. 1989 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazıyordum. İzlanda ile İtalya 90’ın grup maçlarından biri için karşı karşıya gelecektik. Başkent Reykevik’in 40 kilometre uzağındaki Keflavik Havaalanı’na indiğimizde bir Air Bus uçağı dolusu Türk’ün valizleri ortada yoktu. Hepimiz İstanbul’un Eylül sıcağından, kısa kollu giysiler ile sıfır derecedeki İzlanda’ya inip bavullarımızın kaybolduğunu öğrendiğimizde na yapacağımızı şaşırdık.

Ne var ki İzlandalı yetkililer bizi adanın soğuk havasında etkilenmemize engel olma çabası içinde otelimize ulaştırdılar. Yanlışlıkla Cenevre’ye giden bavullarımız ise üç saat sonra bize ulaştırıldı. İşe komplo teorisi üreterek başlarsanız bu gelişmeler için her şey söylenebilir. Ancak İzlandalı yetkililerin özel çabasını görünce “insanın olduğu yerde hata da olur yanlışlıkta” deyip geçtik. 1989’daki maçı da 2-1 kaybedip, İtalya 90 umudumuzu orada bırakmayı havaalanında yaşananlara bağlamadık.

Elbette ki, kafilemize yapılanların tutulacak bir yanı yok. Bir sporcu kafilesine, ülkemizin gözbebeği konumundaki Ulusal takımımıza yapılan çirkin uygulamanın da sporun ruhuyla ilişkisi yoktur. Bu çirkinliği maçın önüne alıp yenilgimizi havaalanı psikolojisi ile ilişkilendirmekte anlamsız. Bize garip ve hatta onur kırıcı gelen davranışlar Avrupalılar için normal karşılanabilir ya da o andan eğlence çıkarmak için mikrofon yerine fırça uzatılmış olabilir. Bu fırçanın 2005 yılında İsviçre Ulusal takımına maçtan sonra uygulanan şiddetin baş sorumlusu, bir başka maçta rakibine gırtlak kesme hareketi yapan, adı ırkçılıkla anılan ve bütün bunlara karşın milli takıma çağrılıp kaptanlık kolluğu teslim edilen Emre Belözoğlu’na yapılması bir yazgı mı yoksa rastlantı mıdır?

2005’teki o maçtan sonra da, Fanatik’te yazdığım köşemde “önce kendimize bakıp, kendi düşünsel dünyamızı temizlemeliyiz” demiştim. Bugün de benzer bir söylem ve Gandi’nin o ünlü sözüyle durum tespiti yapmak istiyorum: “Göze karşı göz isterseniz bir gün dünya kör olur”. İzlanda ile oynayacağımız rövanş maçına Türk konukseverliğinin en güzel örneğini vererek hazırlanmalıyız. Bu konukseverliğin bayrağını da en önde Şenol Güneş taşımalıdır. İşte o gün İzlanda balıkçısına balık tutmayı öğretmiş oluruz.  

YORUM YAZ

Sıradaki haber yükleniyor...