Robin Soderling ve Tenis ile Yaşam!

07 Mayıs 2020, Perşembe 15:03 Son Güncelleme: 07 Mayıs 2020, Perşembe 15:03
- A +

Mononucleosis teşhisi konulduğundan sadece iki yıl önce kariyerimin zirvesindeydim. Aslına bakarsanız teşhis konmadan önceki iki yıl boyunca hep stresli, yorgun ve sağlıksız olduğumu hissediyordum. Bunlara rağmen oynamayı sürdürdüm. Bağışıklık sistemim düşüklüğünden sürekli rahatsızlanıyor ama oynamaya devam ediyordum. Bilinç altımda bir şeylerin doğru gitmediğini hissediyordum. Ama öbür yandan doktorlardan gelen test sonuçları hep sağlıklı olduğumu gösterince bir şey yapamıyordum.

Maç performansım iyi olmakla birlikte grafiğim inişli çıkışlıydı. Bu böyle mononucleosis teşhisi konulana kadar sürdü. Anlaşılan bunu düşük bağışıklığım ve aşırı antrenman tetiklemişti. “Mono” vücudumun dayanabileceği son eşikti. 

Doktorlar bu hastalığı 2011 Indian Wells’in de kaptığımı söylediler. Başlarda ne olduğunu pek anlamadım ama Bastad’daki son turnuvamda beni perişan etti. Altı ay evden çıkamadım. Bir yıl gibi bir süre geçtikten sonra daha iyi hissetmeye başladım. Ufaktan antrenmanlara başlayıp günbegün arttırdım. Ve arazlar tekrar belirmeye başladı. Bitkinlik ve ateş başlıca göstergeleriydi. Bu hüsran ve bıkkınlık dolu durum birkaç yıl sürdü. Üç kez değişik tarihlerde tenise dönmeye çalıştım. Hepsi hüsranla sonuçlandı.

Artık bana gelmeye başlamışlardı. Belki de tenise hiç dönemeyecektim ! Bu düşünce kuvvet kazanıyordu. Son noktayı koymayı kararlaştırmak emin olun hiç kolay olmadı ama az açıkçası biraz da bu ezadan kurtuldum. Sürekli geri-dönüş için savaşmak ve bir belirsizliğin içinde yaşamak zorunda değildim artık. Karar sonrası sıra ilerki yaşantımı planlamaya gelmişti.

Yeni sürecimin ilk altı ayı biraz garipti. Zira tenis için hiçbir his duymuyordum. İlginç bir evre oldu. Dönüp dönmemek umurumda bile değildi. Bu denli rahatsızlandığınızda sağlığınızın ne kadar önemli olduğu kafanıza çarpıyor. Çılgınca…Zira kariyerim boyu düşündüğüm ve önem verdiğim yegane şey tenisti. Halbuki şimdi önemli olan tek bir gerçek vardı : İyileşebilmek.

Bir süre sonra TV’de rakiplerimi izlemeye başladım. Tekrar korta inerek, maç oynamayı umuyordum. İlk yıl tek bir fiziksel aktivitede bile bulunmadım. Rahatsızlıkları tetiklemek istemiyordum. Arzuladığım antrenmanları yapabilmek tam 5 yılımı aldı. Ama tenise dönmek için çok fazla bir ara vermiş olduğumun da bilincindeydim. Esasına bakarsanız enerjimi de tam toparlamamıştım.

Bu durumumla ilgili hiçbir günah keçisi aramıyorum. Her spor branşında top-atletlerden biri olabilmek çok zordur. Bazen kendimi suçlardım. Zira kariyerimde “biraz geri adım at” ya da “bu işi bu denli ciddiye alma” diye düşündüğüm olurdu. Bir türlü yapamazdım. Tüm alanımı tenisin kapsadığı bir balonun içinde yaşıyordum. Yıllar ilerleyip ben zirveye yaklaştıkça zevk aldığım şeylerden daha da uzaklaşmaya başladım. En iyi olabilmemin yegane çaresi olarak sadece ve sadece tenisi görüyordum. Maçları kazanmam ve sıralamamın yükselmesi sair zevklerimden soyutlanmama değerdi ! Ve bunu yaparken hayatımı mahvettiğimi düşünemiyordum.

Kariyeriniz bittikten sonra tenise bir başka açıyla bakmak kolaydır. Şimdilerde onu sadece bir spor olarak görüyorum. Benim başlıca sorunum bir açma-kapama düğmemin olmamasıydı. Maçlar, antrenmanlar ve kort-dışında kafa yapımı değiştiremiyordum. Tenis sezonunun ne denli uzun olduğunu ve neredeyse hiçbir ara verilmediğinin bilincindeydim. Teniste düğmeyi kapatmak yoktur. Sürekli vücudunuzu kollamanız gerekir. Bunlara ara verip dinlenmek adeta bir lükstür. Geriye baktığımda keşke tenisten başka şeylerim de olsaydı diye düşünüyorum…Keşke 20-21 yaşlarımda tenis sonrası yaşamı düşüneceğime bu yaşlara kadar okusaydım diye hayıflanıyorum! 

Kimsenin tenis kariyeri çok uzun değildir. Her zaman sonrası olacak ve bu dönem çok çabuk eşiğinize gelecektir. Kariyeriniz esnasında zaman zaman kafanızı tenisten başka şeylere yönlendirebilirseniz daha az baskı hissedersiniz. Yani tenisten uzak hobileriniz olsun. Ben tenisi fazlasıyla ciddiye almam gerektiğini, sadece ve sadece onu düşünmek onunla yaşamak gerektiğini düşünüyordum. Yani yaşantımda adeta tenisle nefes alıyordum. Şimdilerde bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Derin bir nefes alabilmeniz için kafanızın başka yerlerde olmasında bir mahzur yoktur.

Karşılaştığım insanlar, çok büyük bir genellikle, 2009 Roland Garros’un yarı-finalinde Nadal’ı yenmemi gündeme getiriyorlar. Gerçekten çok büyük bir histi. Kimse benim o maçı kazanabileceğimi beklemiyordu. Zor bir durumdu, zira el sıkıştıktan sonra bunun bir final olmadığını farkettim. Kendime “fazla havalanma ve rahatlama” demiştim. “Rafa’yı yenip finali kaybeden adam” olarak anımsanmak istemiyordum.* Zira böyle durumlarda konsantrasyon kaybı, bir sonraki maçınız bir gran-slam finali bile olsa yitirmenize mal olur. O anda bunun ne denli büyük bir başarı olduğunun farkında değildim. Soyunma odasına gittiğimde telefonumda 350 mesaj vardı. O zaman yaptığımın önemi kavrayabildim. 

Maç esnasında verilen desteğe minnettarım ve bunu hiç unutmayacağım. Ancak burada en önemli olgu Nadal’dır. 12 Roland Garros kazanan birine bir daha hiç rastlamayacağız. 

*Finali Federer’e karşı kaybetti.


YORUM YAZ
Sıradaki haber yükleniyor...