Yılmaz Özdil yazıyor
Usta kalem Yılmaz Özdil'in kendine has tarzıyla bu haftanın spor gündemine bakışı...

Bizim neden Caroline’imiz yok?
Türk Hava Yolları, reklamlarında kullanmak için, tenisçi Caroline Wozniacki ile anlaştı.
Türkiye’nin, tenis hakemleri ve tenis antrenörlerine ayırdığı, bir senelik bütçe ne kadar?
Sadece 150 bin lira.
Türkiye’deki bütün tenis hakemleri ve bütün tenis antrenörleri için... 100 bin dolar.
Türkiye’nin, tenis kulüplerini desteklemek için ayırdığı, bir senelik bütçe ne kadar?
Sadece 150 bin lira.
Türkiye’deki bütün tenis kulüpleri için... 100 bin dolar.
Ne etti kardeşim?
200 bin dolar.
Peki, Türk Hava Yolları’nın, tenisçi Caroline Wozniacki’ye ödeyeceği para ne kadar?
İşte onu bilmiyoruz!
Kaç milyon dolardır sizce?
Açıklanmıyor.
Türk Hava Yolları’nın dünyaca ünlü tenisçi ile reklam yapması, elbette hem Türk Hava Yolları, hem de Türkiye’nin tanıtımı için önemlidir.
Ancak, madem “tenisin bu kadar önemli olduğunu” düşünüyoruz... O zaman, neden tenis sporuna bu kadar komik bir bütçe ayırıyoruz?
Elalemin tenisçisine bu kadar para indireceğimize... Tenis Federasyonu’na bütçe ayırsak da, kendi Caroline Wozniacki’lerimizi yaratsak, daha ekonomik değil mi?
Türkiye’nin Caroline Wozniacki’leri olsa da, Türk Hava Yolları reklamlarında dünyaca tanınmış kendi sporcularımızı tanıtsak, daha mantıklı değil mi?
Veya, tenis sporunu desteklesek de, kendi sporcularımız yabancı hava yolu reklamlarında oynayıp, hem Türkiye’yi tanıtsa, hem de Türkiye’ye para getirse, daha cazip değil mi?
Canavar gibi tenisçi çocuklarımız var. Neden desteklenmiyorlar? Hepsi kendi ana-babaları tarafından harcanan paralarla çabalıyor. Devlet baba nerede? Devletin desteğini görebilmek için yabancı pasaport mu alsınlar? Bu yabancı hayranlığı ne zaman bitecek?
Ya da... Madem, Türk Hava Yolları, tenisin bu kadar önemli olduğunu düşünüyor... Tenisçi reklamının getirdiği ekstra gelirin bir bölümünü, Türk tenisine aktarsa, sponsor olsa, kötü mü?
Futbol kanununa avanta bilet maddesi eklensin!
Futbol Federasyonu’nun tribünlerdeki “suç”u önlemek için samimi çabaları var. Top döndü dolaştı, TBMM’ye geldi. Kanun çıkarılacak.
Hazır, futbola ve tribünlere dair “kanun” çıkarılacakken... Türkiye’de adeta “kanun” haline gelmiş bir “suç”un altını çizmek istedim.
Hadise, ABD’de yaşanıyor.
New York’un görme engelli bir valisi var, David Paterson... Bu vali, New York’un gururu olan, beyzbol efsanesi, Yankees kulübünün taraftarı... Geçen seneki final maçını, yedek kulübesinin hemen arkasındaki en faça koltuklarda seyretti. Var mı anormal bi şey? Yok.
Gel gör ki, New York Post gazetesi, merak etti, Yankees kulübüne başvurdu, Vali’nin kaç bilet aldığını, parasını ödeyip ödemediğini sordu. ABD buraya benzemez tabii, özellikle para pul konusunda şeffaf bir ülke, asla yalan söyleyemezsin, yalan beyanda bulunmak büyük suç.
Yankees kulübü, Vali’ye altı tane bilet verildiğini, ancak, parasının ödenmediğini açıkladı. Niye para ödenmemiş? Çünkü, Yankees kulübüne “Valinin resmi görevli olarak geleceği” bildirilmiş... Resmi görevli olarak gelenden para alınmıyor. Var mı anormallik? Yok.
Gel gör ki, New York Post gazetesi, bu sefer de, Vali’nin neden bir tane değil de, altı tane bilet aldığını merak etti. Araştırdı... Neticede, Vali’nin kendisiyle birlikte, iki yardımcısına, oğluna, arkadaşına ve arkadaşının oğluna bilet aldığını ortaya çıkardı.
Haşırt diye manşet yaptı!
Gazetenin manşetinden sorduğu soru basitti: “Vali’nin resmi görevli olduğunu kabul edelim... Yardımcıları, oğlu, arkadaşı ve arkadaşının oğlu da resmi görevli mi? Resmi görevli olmayan bu insanlar neden avanta biletle maçı seyretti? Bu biletler rüşvet değil mi?”
Buyrun burdan yakın...
Türkiye’de şeref tribünleri, vip tribünleri hınca hınç insanla dolar, devlet görevlileri maçları avanta seyreder, kimse gıkını bile çıkarmaz... ABD’de yok öyle, hesap sorulur!
Çünkü, Amerikalılar, kendilerini yöneten insanların avanta almasını hoş karşılamaz, ama üç kuruş, ama beş kuruş, avanta alan kişi, anında koltuğunu kaybeder, derhal görevinden alınır.
Vali tutuşur tabii... Hal çaresi aranır... Çaktırmadan, Yankees kulübüyle temas kurulur, ödenmemiş biletlerin parasını ödemenin yolu aranır... Yankees kulübü, hesapları bağımsız kuruluşlar tarafından denetlenen bir kulüp olduğu için “Ödendi, sorun yok” diyemez. Paranın mutlaka ödenmesi, kulübün kasasına girmesi, bunun da şeffaf şekilde kamuoyuna açıklanması gerekmektedir. Ancak, valiyle de çok ters düşmek istemezler haliyle... Peki ne yapılacak?
Yankees kulübü, bilet satış direktörü olan İrfan Kırımca’yı görevlendirir. Tesadüf bu ya, dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Yankees’in bilet satış direktörü, Türk.
İrfan Kırımca, “Bana kredi kartı numarası verin, bilet paralarını oradan tahsil edeyim” der.
Ancak, valilik itiraz eder. Çünkü, bilet paraları kredi kartından ödenirse, biletin ödendiği tarih ortaya çıkacak... Yani, maçtan önce değil, maçtan aylar sonra, hatta gazete bu rezaleti manşet yaptıktan sonra ödenmek zorunda kalındığı ortaya çıkacak. Yani, vali aklanamayacak.
Peki, ne yapılacak? Valilik der ki, “Kredi kartı numarası vermeyelim, çek verelim.”
Yankees kulübü, rezalet büyümesin diye, kabul eder. Avanta biletlerin parası çekle ödenir.
Valilik burada bir cinlik yapar. Söz konusu çeke, eski tarih atar... Böylece, bilet paraları, sanki maçtan önce, gazetenin manşetinden önce ödenmiş gibi olur. Yankees kulübü, valiyle karşı karşıya gelmemek için, sesini çıkarmaz. Vali de, çıkar milletin önüne, “Yalan söylüyorlar, bana iftira atıyorlar, işte ödediğim çek... Ben biletlerin parasını ödedim” der.
Gel gör ki, New York Post’un haberleri ihbar kabul edilmiştir, polis ve savcı devreye girmiştir. Söz konusu çek, adli tıp tarafından incelenir. Böylece, ikinci rezalet patlar... Laboratuarda yapılan mürekkep testinden sonra, çeke atılan tarihin çakma olduğu kanıtlanır.
New York Post, gene manşeti dayar: “Vali yalan söylüyor.”
Dedim ya, orası Türkiye değil, ABD... Yalan söylemek, avanta almaktan bile büyük suç.
Bu sefer, devlet görevlilerini denetleyen, New York Eyaleti Dürüstlük Komisyonu devreye girer...
Avanta bilet alan, üstüne, yalan beyanda bulunan vali, 62 bin 500 dolar cezaya çarptırılır.
İşin enteresan tarafı... New York Eyaleti Dürüstlük Komisyonu denilen komisyonun üyeleri, bizzat vali tarafından seçilen kişilerden oluşuyor... Yani, komisyonun üyeleri “Bizi vali seçti, bu koltuğu ona borçluyuz, aman toz kaldırmayalım, bizi bu makama getiren adamı aklayalım” demedi. Gözünün yaşına bakmadı, cezayı geçirdi.
Daha önceden de bazı yamukları olan vali, ayvayı yedi, bugün yarın görevinden alınacak.
Demem o ki...
Hazır, futbola dair “Kanun” çıkarılacakken... Bir madde eklense, devlet görevlilerinin veya emekli devlet görevlilerinin “Avanta biletle maç seyretmesi” yasaklansa, fena mı olur?
Şeref tribünlerine, vip tribünlerine, avanta biletle girmek, suç değil mi? Kulüpler elbette mecburen veriyor, hayır diyemiyor ama... O biletler rüşvet değil mi? Rüşvet suç değil mi?
Ben vergi ödeyen, seyrettiği maçın parasını ödeyen, kulüplerimizin bilet gelirlerinin artmasını isteyen bir yurttaşım... TBMM Komisyonu’ndaki milletvekillerinden rica ediyorum... Devlet görevlilerinin, emekli devlet görevlilerinin “Avanta bilet almasını” yasaklayın.
Yok eğer...
TBMM Komisyonu’ndaki milletvekilleri de, avanta biletle giriyorsa, orasını bilemem tabii!
Lefter...
Lefter hastalandı.
Yüreğimiz ağzımıza geldi.
Fenerbahçeli olsun olmasın, futbolu seven herkes endişelendi... Hiç düşündünüz mü niye?
Bence şundan...
Lefter kaç defa şampiyon oldu?
5 defa.
Lefter’den fazla şampiyon olan var mı Fenerbahçe’de? Var... Ziya Şengül, 6 defa.
Rekor, Ziya ağabeyde.
Can Bartu, 4 defa.
Futbolu bırakma yaşına gelen Rüştü Reçber ve Semih Şentürk de öyle, 4’er defa.
Cemil Turan.
Müjdat Yetkiner.
Ümit Özat.
3’er defa.
Selçuk Yula.
Alex.
2’şer defa.
Şampiyon olmayı başaran futbolcuları, tarih kronolojisine göre sıralarsak... Açık şekilde görüyoruz ki, yıllar ilerledikçe, 3’er 4’er defa şampiyon olmayı başaran, yani, unutulmayacak derecede hafızalara kazınan futbolcu sayısı azalıyor... 5 şampiyonluk, 6 filan, hayal artık.
Sanırım bu nedenle, yıllar geçtikçe, Lefter, Can Bartu, Metin Oktay gibi yıldızlar, unutulacaklarına, daha da fazla hatırlanıyorlar, daha da fazla değerleniyorlar.
Galatasaray’a bak, Beşiktaş’a bak, Trabzon’a bak... Hep aynı tablo.
Türk futbolu, yukarıda adı geçen isimler gibi yıldızlar yetiştiremiyor artık... En küçük rahatsızlıklarında, o takımı tut veya tutma, herkesin yüreğinin ağzına gelmesi ondan.
Çok yaşa Lefter.
En azından, futbolun ileri değil, geriye gittiğini hatırlamamız için, sen bize lazımsın.





