Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

05 Aralık 2016 Pazartesi
Gölgeler...

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir. <b>Konfüçyüs</b>

09 Ağustos 2007, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir. Konfüçyüs Adam gırtlağına kadar şaibeye batmış. Her karanlık ilişkide, her çirkin organizasyonda onun adı geçiyor. Hakemleri koruma altına alıyor, canlı yayında “yürü koçum arkandayım” diyor. Korumasını kabul etmeyen hakemleri ise taraftarına hedef gösteriyor. Babasını (!) yurtdışına kaçırmak için kulübünün adını kullanıyor, marifeti ortaya çıkınca da camianın baskısıyla çekip gidiyor. Sonra bir bakmışsınız gazetelerde spor yazarı (!), televizyonlarda da yorumcu (!) oluveriyor. Her sözünde, her yazısında kulübüne olan bağlılığından sözediyor. Bilirsiniz, duygusal bağ! Takım patinaj yapmaya başlayınca geri dönmesi için o kadar talep geliyor ki, o da dönerse başkan olarak kulübüne hizmet (!) vereceğini ilan ediyor. Mamafih baskılar öylesine artıyor ki, başkanlıktan feragat edip (!) eski görevinin başına tekrar getiriliyor. O becerikli, o gözüpek, o işinin ehli, o aranan adam! O bir kurtarıcı, o bir mesih! Adam, Türk hakemliğinin karanlıklar prensi. Hakemliğindeki üstün başarıları (!) sayesinde emekli olduktan sonra ondan vazgeçilemiyor. Hakemlik camiasının her kademesinde görev alabiliyor. Sonra bir bakmışınız tırnaklarıyla kazıya kazıya (!) aniden camianın başına geçiveriyor. Döneminde Türk hakemliği yerlerde sürünüyor, her haftaya hakem hataları (!) damgasını vuruyor. Düşenler, kalkanlar tüm kulüpler feryat-figan ediyor. O da Türk hakemlerinin dünyadaki meslektaşlarnıdan hiç bir farkı olmadığını ileri sürüyor ve süslü, içi boş, yaldızlı laflarla çocuklarına (!) sahip çıkıyor. Federasyon değişip görevinden alındığında, bir bakmışınız, meğer o da spor yazarı ve yorumcuymuş! Görevdeyken saldırdığı hakem eskilerinin yaptığının aynısını yapmak, onun için pişkinlik, ilkesizlik değil, eğitim amaçlı eleştiriymiş! Ne de olsa kendisi leb-i derya! Aydınlatıyor cahil hakemleri! Bildiniz, sevabına! Şimdilerde yine caimada etkin bir görev kapıverdi. Üstelik eğitimci (!) olarak. Öyle görülüyor ki, hakemlerimiz onun engin bilgisinden uzunca bir süre daha faydalanacak! Zira, o bir bilen, o bir derya-deniz, o bir ulema! Adam, kaosun ta kendisi. Tüm yöntemleri, kafa-kol, ahbap-çavuş, getir-götür, kapalı kapılar arkası ilişkileri üzerine bina edilmiş. Hiç bir görev yılında sular durulmuyor. Türk futbolunu her sezon yangın yerine çeviriyor. Her türlü çirkeflik, şaibe, ulufe, kavga-gürültü onun zamanlarında gündeme geliyor. Hakkında iddialar, şikayetler, soruşturma dosyaları biriktikçe birikiyor ve mahkeme kapılarına kadar düşüyor. Kendine bağlılık yemini edenler ihya oluyor, biat etmeyenlerin ise canına okuyor. Koltuk uğruna ülkesini uluslararası kurullara şikayet etmekte hiç bir beis görmüyor. Ülke yöneticileriyle, Türk sporunun önde gelen kulüpleriyle, spor adamlarıyla kavga ediyor; kimseyle uzlaşmıyor, bilakis külhanbeyi edasıyla herkese meydan okuyor. Dilinin kemiği olmadığı için ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Futbola el atan siyasi iradeye kafa tutarken bile kullandığı yöntem, rakip siyasi harekete sırtını dayamak oluyor. Sevapları yok mu? Elbette var. Lakin günahları o kadar fazla ki, sevap işlerken bile herkes ondan kuşku duyuyor. İnandırıcılığını, güvenirliliğini çoktan kaybetmiş durumda. Ama o doğuştan başkan! Ölene kadar da öyle kalacak! Bir lider, bir karizma, bir fenomen, bir padişah! Ve bir muhteris... Adamlar bu sahnenin ebedi hacıyatmazları. Her devirde, her daim dimdik ayaktalar! Her birinin türlü türlü yöntemleri, ilişkileri, marifetleri var. Hesap kitap peşinde koşarken, ne hikmetse birbirlerinin ayağına hiç bir zaman basmazlar. Kendi çizdikleri fasit bir dairenin içinde dönerken, kuyrukları asla birbirine değmez, Sezon başı göreve geldilerse, yönetimlere milyonlarca dolarlık transfer yaptırırlar, bir kaç maç sonra işler kötüye gitmeye başlayınca da aniden tüyerler. Bir müddet sütre gerisine çekilirler. Ardından tekrar ortalıkta görünmeye başlarlar. Zira burunları koku almıştır; bir başka yerde, lobisiz bir meslektaşlarının suyu kaynatılıyordur. Derhal kazanın altına odun atanlardan biri olurlar. Sonra bingo! Kurtarıcı geldi! Bir kaç yüz bin dolar daha cepte. Şayet o sezon şansları yaver gitmeyip herhangi bir yerde görev alamadıysalar, bu kez pusuya yatar, zayıf halka bir teknik direktörün peşine düşerler. İlişkiler milişkiler, siyaset, federasyon filan derken, kahraman edasıyla birden ortaya çıkıp görevi kapıverirler. Hemen teşhisi koyarlar; takımın takviyeye (!) ihtiyacı vardır ve sezon ortasında kadronun dörtte üçü değişiverir. Tabii onların listesi doğrultusunda! Anladınız işte, menacerler falan! En kolay yedikleri ise, takımları ikinci ligden birinci lige çıkaran namuslu, dürüst hocalardır. Takımla, şampiyon hocanın yolları daha ayrılmadan, bu konuda hiç bir emare olmadan derhal gazelerde isimleri zikredilmeye başlanır. Kulüp yönecileri her taraftan çembere alınmıştır. Sonrası malumunuz!.. Asla kayda değer bir başarıları yoktur. Çalıştırdıkları takımları küme düşürmeleri bile önemli değildir. Nasıl olsa yeni bir takım için bir yolunu bulurlar! Bulamazlarsa bile gazete köşeleriyle, televizyon stüdyolarının kapıları ardına kadar onlara açıktır. Üç büyükler gözlerinde tüter. Her daim şikayet ederler, yerli hocaya neden güvenilmiyor, cinsinden... Ama hayalleri bir türlü gerçeleşmez. Olsun, yine de onlar vazgeçilmez. Onlar dahi, onlar en büyük, onlar en iyisi, onlar baştacımız!