Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

05 Aralık 2016 Pazartesi
Arka Bahçe

Hayatın siyah-beyaz aktığı yıllardan bir yıldı. Güneşin altın sarısı ışıklarının saçlarımızı yaladığı güler yüzlü bir bahar mevsimine henüz yeni ‘merhaba’ demiştik.

31 Ocak 2007, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Sarışın çipil gözlü çocuk... Hayatın siyah-beyaz aktığı yıllardan bir yıldı. Güneşin altın sarısı ışıklarının saçlarımızı yaladığı güler yüzlü bir bahar mevsimine henüz yeni ‘merhaba’ demiştik. İçimize doğan her baharda olduğu gibi, o baharda da kıpır kıpırdık. Aşkın, arzuların, umutların depreştiği bir nisan sabahıydı. Çalıştığım şirkete gittiğimde yakın mesai arkadaşım, dostum Turgut Palaz’ın yüzünden düşenin bin parça olduğunu gördüm. Ne olduğunu sorduğumda, kardeşinin hasta olduğunu, hastaneye yatırdıklarını söyledi. Her zaman neşeli görmeye alışkın olduğum dostumun yüzü o gün hiç gülmedi. Kasvetli bir günün ardından akşama birlikte hastaneye gittik. Dostumun kardeşi 13 yaşındaydı. Adı Turgay’dı. Odasına girdiğimizde yattığı yerden derhal doğruldu. Gülen gözleriyle bizi karşıladı. Sarışın, çipil gözlü, güzel bir çocuktu. Hiç de hasta gibi durmuyordu. Yüzünde hayat vardı. Hoş sohbetti, neşeliydi. Bizimle bir büyük gibi konuşuyordu. Biraz okuldan söz ettik, biraz kızlardan, biraz da futboldan... Amatör bir kulübün genç takımında futbol oynuyordu. O Beşiktaş’ı tutuyordu, ben Galatasaraylı’ydım. Öylesine kaynaşmıştık ki, sanki kırk yıllık ahbaptık. Ben onun ‘Hamit ağabeyi’ olmuştum, o da benim kardeşlerimden bir kardeş... Yanında ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Ama o loş hastane odasında ömrümün en güzel birkaç saatini yaşadığımı anlamak için fazla beklemeyecektim. Hastalığına henüz teşhis konmamıştı, fakat biz orada sözleşiverdik; çıkınca ilk Beşiktaş-Galatasaray maçını birlikte seyredecektik. Ona formasını ben alacaktım. Birbirimize el salladık ve yanından ayrıldım. Ertesi günü Turgut işe gelmedi. O zaman cep telefonu da yoktu ki, arayıp nedenini soraydım. Merak ettim ve akşam tekrar hastaneye gittim. Turgut ve ailesi bir duvarın kenarına çökmüş kalmışlardı. Kötü bir şeyler olduğu ortadaydı. Yanlarına gittim. Hepsi ağlıyordu. Turgay’ın hastalığına teşhis konmuştu. Lösemiydi genç dostum. Birden gökkubbe tepeme çöktü. Dev bir mengenenin başımı sıktığını sandım. Beynimin içi karıncalanıyor gibiydi. Birkaç dakikalık şoktan sonra kendime geldim. Turgay’ın yanına gittim. Odasını değiştirmişlerdi. Yanında fazla kalamadım. Konuşamıyorduk, gülüşemiyorduk. Robyy Clamens’in en uzun koşusu... O gün karar verdik. Turgay’la birlikte biz de bu kahrolası illetle mücadele edecektik. Bir grup arkadaş yollara döküldük. Yardım kampanyaları açmaya çalıştık. Hayır kuruluşlarına, şirketlere, sendikalara gittik, gazete gazete dolaştık. Bu koşturmaca içinde günler günleri kovaladı. Her geçen gün eriyen Turgay’ın ilik nakli ile iyileşme şansı vardı. Pahalı bir ameliyattı ve yurtdışında olması gerekiyordu. Ama biz bir türlü gerekli yardımı hiçbir yerden alamıyorduk. Tüm kurumlar, kuruluşlar, şirketler, insanlar sağırlaşmış, körleşmişti adeta. Gittiğimiz her yerde bir duvara çarpıyorduk. Umutlarımız giderek tükeniyordu. Ve tükenen yalnız umutlarımız değildi. Turgay da tükeniyordu. Saçları tamamen dökülmüştü. Bir deri, bir kemik kalmıştı. Zayıf bedeni hiçbir şey kabul etmiyordu. Yediği, içtiği her şeyi dışarı çıkarıyordu. Son gördüğümde çipil gözlerindeki ışığın kaybolduğunu fark ettim. İçimden bir şeyler koptu. Turgay’ın da, bizim de yenildiğimizi o an anladım. O gece hiç uyuyamadım. Sabah erkenden hastaneye gittim. Turgay morgdaydı. Beyaz bir çarşafın içinde, öylesine sessizce yatıyordu. Aydınlık yüzü bir sonbahar yaprağı gibi solmuştu. Bu dünyadaki kısacık yolculuğu, tan yeri ağarırken sona ermişti. Bir çiçeğe konup özünü aldıktan sonra havalanarak gözden kaybolan sarı bir kelebek gibi uçup gitmişti küçük Turgay. Geride onulmaz acılar bırakarak... O günden sonra ben bir daha Beşiktaş-Galatasaray derbisine gitmedim. Turgay’a verdiğim sözü tutamamanın ezikliğini yıllardır yaşadım, yaşıyorum. Ona bir forma alacaktım, alamadım. Forma yerine kefen giymesine hep birlikte seyirci kalmanın utancını hep taşıdım. Onu bizden alan belki kader, belki doğanın devinimi... Lakin ne olursa olsun, sanki onu yaşatabilecekmişiz hissinden hiçbir zaman kurtulamadım. Bu dünyada ruh ve beden sağlığı yerinde olan bizlerin, Turgay ve onun gibilere yardım edebileceğine hep inandım. Bu garabetle başetmenin tek yolu, insanoğlunun topyekün savaşmasıdır. Güç birliği, kader birliği yapmasıdır. Kansere karşı gönüllü ordular kurulmasıdır. Bu trajik öyküye, işte bu amaçla yola çıkmış bir insandan bahsederek son vermek istiyorum. Kendi küçük dünyalarımızda yarattığımız düşmanlıkların, kutuplaşmaların, cepheleşmelerin, kısır çekişmelerin ne kadar manasız olduğunu daha iyi anlamamız için Alman sporcu Robby Clamens’i yakından tanımamız gerektiğini düşünüyorum. 46 yaşındaki Clamens, lösemili çocuklar için 298 gün içinde tam 29 ülkeyi koşarak geçicek. Alman sporcu, 23 bin kilometre katederek Çukurova’da tam teşekküllü bir lösemi hastanesi yapılması için destek toplamayı hedefliyor. Kampanyayı Almanya’da kurulu Word Run (Dünya Koşusu) isimli bir dernek düzenliyor. Proje aşamasındaki hastane için Dünya Bankası’ndan finansman sağlamayı amaçlıyorlar. Dün Edirne’den Türkiye’ye giriş yapan Clamens de bunun için dünyanın en uzun koşusuna çıkmış. Gittiği her ülkede kanserli çocuklara dikkat çekecek ve hastane için sponsorlar bulmaya çalışacak. Clamens’i bu uzun koşusunda yalnız bırakmamalıyız. Biz de onunla koşmalıyız. Başka Turgaylar’ın ölmemesi için... İnsanlık için...