Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

11 Aralık 2016 Pazar
Arka Bahçe

Sizin kaç hayatınız var? İçinizde kaç ‘siz’ barındıyorsunuz? Ve hangisi gerçek ‘siz’siniz? Aynaya baktığınızda kaç kişi görüyorsunuz? Sokağa çıktığınız zaman hangi ‘siz’ oluyorsunuz?

07 Aralık 2006, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Tavan arası... Sizin kaç hayatınız var? İçinizde kaç ‘siz’ barındıyorsunuz? Ve hangisi gerçek ‘siz’siniz? Aynaya baktığınızda kaç kişi görüyorsunuz? Sokağa çıktığınız zaman hangi ‘siz’ oluyorsunuz? Kendinizle başbaşayken de kalabalıklardaki ‘siz’ misiniz? Sizin kaç hayatınız var? Kaç yüzünüz, kaç benliğiniz, kaç ruhunuz, kaç görüntünüz, kaç renginiz, kaç sırrınız, kaç denkleminiz var? İçinizdeki ‘siz’lerin kontrolü elinizde mi, yoksa onların tutsağı mısınız? Ve onların birer maske olduğuna sahiden inanıyor musunuz? Maske sandıklarınızın birer gerçek olması, sizi çok mu ürkütüyor? Nafile bir çabayla bir ömür kaçmaya çalıştığınız da, maske olduğuna inandığınız gerçekleriniz değil mi aslında? Hepimiz içinde yaşadığımız dünyaya benzemiyor muyuz? Bir yanımız aydınlık, bir yanımız karanlık... Bir tarafımız gündüz, bir tarafımız gece... Bir yarımız yaz, bir yarımız kış... Bir bölümümüz cennet, bir bölümümüz cehennem. Bunun farkındayız elbette, ama görmezden gelmeye çalışıyoruz. Kendimizi, hep olduğumuzdan farklı biri olarak tanıtıyoruz; dostlarımıza, arkadaşlarımıza, sevgililerimize... ‘Ben buyum’ diyoruz, söylediğimize kendimiz dahi inanmasak da... Belki oyunun kuralı bu. Kuralı bozmak istemiyoruz. Bozmaktan çekiniyoruz. Reddedilme, dışlanma, yalnızlığa mahkum edilme korkusuyla içimizdeki başka ‘biz’leri boğmaya, öldürmeye, yok etmeye çalışıyoruz. Lakin başaramıyoruz. Çareyi, başkalarının görmesini istemediğimiz o diğer ‘biz’leri saklamakta, tavan aramıza kaldırmakta buluyoruz. Siz de bilirsiniz, herkesin bir tavan arası vardır. Karanlık, rutubetli, tozlu, gizemli... Ve kendimize ait tüm gerçekler orada gizlidir. Acı tatlı hatıraların, çekilen acıların, dökülen gözyaşlarının, hayal kırıklıklarının, gidip de gelmeyenlerin, kaybolan yılların, düşlerde kalan çocukluğun ve gençliğin yanı sıra; gözlerden uzak tutmak istediğimiz yanlarımız da tavan arasındadır. Karanlığımız, gecemiz, kışımız, cehennemimiz, kötülüklerimiz, günahlarımız, aksiliklerimiz, yaramazlıklarımız, yalanlarımız, hayasızlıklarımız, kaçamaklarımız... Tüm sırlarımız... Kimseyi sokmayız oraya. Kendimizi bile... Arada bir cesaretimizi toplayıp temizlemek için çıkmak isteriz tavan aramıza, ama her seferinde vazgeçeriz. Yüzleşemeyiz, saklı ‘biz’lerle, başka başka kendilerimizle; ifşaa edemeyiz gizemli yönlerimizi. Sonsuza kadar kilitli kalır orası. Bir ömrü, bize ait olmayan bir hayatı yaşayarak geçiririz. Mutsuz, kederli, kasvetli, yalnız... Size (hâlâ) bir özür borçluyuz slında siz-biz ayrımı yapmak da yanlış. Lakin, yaşam standartlarımız bizleri bu ayrıma itiyor. Belki, biz engelsizler Tanrı’nın daha sevgili kullarıyız. En azından şimdilik! Sizleri anlayabileceğimizi sanmıyorum. İnsan sahip olduğu bir şeyi kaybetmeden, kaybedenleri anlayamaz ki... Neler hissettiğinizi, ne acılar çektiğinizi, ne zorluklarla karşı karşıya olduğunuzu kendimizi sizin yerinize koyarak ne kadar anlayabiliriz ki? Sakın sizlere acıdığımı düşünmeyin. Sizleri bir birey yerine koymayarak bir insanlık suçu işlediğimizi anlatmaya çalışıyorum sadece. Günlük hayatınızı kolaylaştıracak, sizleri yaşamın içine çekecek düzenlemeleri yapmadığımız için görev kusuru işlediğimizi dile getirme çabası içindeyim. Bu bir günah çıkarma değil. Sekiz kusur milyon insanını yok sayan, evlerine hapseden bir ülkenin engelsiz bireyi olarak utanç duyuyorum. Her yıl 3 Aralık Özürlüler Günü nedeniyle göstermelik törenler düzenleyip sonra da unutan bir zihniyeti de lanetliyorum. Ve sizden özür diliyorum. En azından kendi adıma... (Bu yazı, Dünya Özürlüler Günü münasebetiyle 07.12.2005 tarihinde yayınlanmıştır. Aradan geçen bir yıllık zaman zarfında zihniyet olarak değişen hiçbir şey olmadığı için noktası virgülüne aynen yayınlıyorum. Sadece kullandığım fotoğraf farklı. Tabii nicelik olarak...) NOT: Her geçen gün içinde kaybolduğumuz, adına ‘futbol’ denen gayya kuyusunun bende yarattığı öfke, bıkkınlık, derin düşkırıklığı nedeniyle bu hafta protesto hakkımı kullanıyor ve spor yazmıyorum. Şunu bilesiniz ki, diğer branşlar da pek farklı değil. Sadece gözlerden uzaklar, o kadar. Bugün sizi kendinizle ve hayatla yüzleşmeye davet ediyorum. Daha anlamlı ve huzurlu bir yaşam için...