Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

05 Aralık 2016 Pazartesi
Arka Bahçe

Yalnızlığın en yalın halidir; doğum ve ölüm. İkisinin arasındaki hayat yolculuğunun büyük bir bölümü de yalnız yürünür aslında. İstesek de, istemesek de yalnızlığımız hayatımızdaki en temel gerçeklerden biridir. İlişkileri belirleyen ise ihtiyaçlardır: Sevgi gibi, aşk gibi, cinsellik gibi, para gibi, açlık gibi, aidiyet gibi...

25 Ekim 2006, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Külübelerdeki yalnız hayatlar Yalnızlığın en yalın halidir; doğum ve ölüm. İkisinin arasındaki hayat yolculuğunun büyük bir bölümü de yalnız yürünür aslında. İstesek de, istemesek de yalnızlığımız hayatımızdaki en temel gerçeklerden biridir. İlişkileri belirleyen ise ihtiyaçlardır: Sevgi gibi, aşk gibi, cinsellik gibi, para gibi, açlık gibi, aidiyet gibi... İhtiyaçlarımızın doyurulduğu yerde yalnızlığımız başlar yine. Ve sonsuza kadar bu yaşam döngüsü devam eder. Eğer insan kendi kendine bütün ihtiyaçlarını doyurabilseydi, hiç kimse bir süre sonra katlanamayacağı biri ya da birileriyle uzun süre beraber olmak istemezdi. Boşuna değildir, kırk yıl aynı yastığa baş koyan karı-kocaların kederli bir yalnızlığın kıskacında kıvranması veya etrafımızdaki kalabalık çoğaldıkça yalnızlığımızın artması. Yalnızlık kimi için acınası bir durumdur, kimi için de yaratıcı potansiyelin harekete geçtiği bir süreç. Bu, kişinin yalnızlığı nasıl algıladığına bağlıdır. Sanatçılar ve bilimadamları yalnızlıklarını üretken bir sürece dönüştüremeseydiler, insanoğlu bugünkü düzeyine gelemezdi. Kişinin yalnızlığı, istenirse insanlık için olumlu sonuçlar doğurabilir. Ama mesleki yalnızlık böyle midir? Bir kısmını yukarıda belirttiğimiz bazı meslekler için evet. Ancak büyük çoğunluk için yalnızlık kahredicidir. Çünkü onların yalnızlığı somut yalnızlıktır. Bir deniz feneri bekçisi, bir sinema makinisti, bir hemzemin geçit görevlisi, bir gemi kaptanı, bir tren makinisti, bir ip cambazı ve bir teknik direktör... Ortak noktaları salt yalnızlıklarıdır. Kaderleri ve kederleri birdir. Çok dikkatli olmak zorundadırlar. Çünkü yaptıkları hataların bedeli ağırdır. Yıllardır işlerini başarıyla sürdürseler bile ilk tökezledikleri yerde linç edilirler. Teknik direktörleri linç ediyoruz Ülkemizde bu lince en çok maruz kalanlar teknik direktörlerdir. Özellikle yerliler. Futbolla az buz haşir neşir olmuş herkes, bu işi onlardan daha iyi bilir! Kahvedeki müdavimden sokaktaki çöpçüye, meyhanedeki sarhoştan televizyon ekranındaki yorumcuya, kulüp yöneticisinden gazetedeki spor yazarına kadar herkes bir teknik direktördür! Tuttukları takımları onlardan daha iyi tanırlar, onlardan daha iyi yönetirler, onlardan daha iyi oynatırlar! Dünyada işlerine bu kadar burun sokulan bir başka meslek erbabı daha yoktur. Onlar başardığı zaman başarıya herkes ortak olur. Başta oyuncu ve yönetici olmak üzere... Lakin işler kötüye gittiğinde ilk harcanan onlardır. Bundan dolayı hep diken üstündedirler. Valizleri kapının arkasında daima hazır durur. O nedenle sürekli huzursuzdurlar, öfkelidirler, agresifdirler. Sahanın dışında melek gibi olan bir teknik adamı saha içinde tanıyamamızın nedeni budur aslında. Zirveye çıkarken şakşakçıları çok olur, ama düşerken kimse arkasını dönüp bakmaz bile. Hatta bir tekme atanlar dahi olur. İlk ihanete uğrayan hep onlardır. Yalnızlık ve ihanet hayat boyu uğursuz bir gölge gibi peşlerini bırakmaz, takip eder onları. Yalnızlık ve ihanet sanki kaderleri Meslekleri uğruna eşlerini, çocuklarını, sağlıklarını, sosyal hayatlarını ihmal ederler. Göçebeler gibi ordan oraya savrulurlar. Ne yerleri vardır, ne yurtları... Sanki hiç bir yere ait değildirler. Fakat yine de kimseye yaranamazlar. İlk fırsatta taraftar ana avrat küfür eder, "istifa" diye bağırır, yönetici de sefil bir kibirle "kovdum" der. Basındaki ulemalar ise (!) şöyle fetva verir: "Bu adam futbolu bilmiyor, hoca moca değil!" Herkesin gözü onların şöhretinde, parasındadır. Ama parayı kazanırken, neleri kaybettiklerini bir türlü kestiremezler. Kirlilikte de ilk suçlanan yine onlardır. Ne komisyonculukları kalır, ne avantacılıkları, ne onun bunun adamı oldukları, ne de birbirlerinin ayaklarını kaydırmaları... İçlerinde bunları yapan yok mudur? Elbette vardır. Ancak hangi meslekte süistimaller, ali cengiz oyunları olmuyor ki? Diğer meslekler ne kadar temizse, teknik direktörlük de o kadar temizdir; ne kadar kirliyse, o kadar da kirli... Kendimiz işimizi ne kadar iyi yapıyoruz ki? Hiç hata yapmıyor muyuz? Kendimize yönelen herhangi bir eleştiriye, saldırıya karşı insan olduğumuzdan dem vuruyoruz da, neden teknik direktörlerin de birer insan olduğu gerçeğini unutuyoruz. Bizler gibi acıları, sevinçleri, günahları, sevapları, hüzünleri, mutlulukları, korkuları, hayalleri olan insanlar... Ülkemize çalışmaya gelip de, "Kulübemdeki köpeğim bile benden daha mutlu ve huzurlu" diyen Gerets'in hüzünlü çığlığı, aslında bütün teknik direktörlerin dramını yansıtmaktadır. Bu sese kulak vermeliyiz... Ve insaf, izan sınırlarını aşmamalıyız. Kendimize reva görmeyeceğimiz davranışları başkalarına da görmemeliyiz. İnsanlık bunu gerektirir. İş ahlakı da, spor ahlakı da...