Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

08 Aralık 2016 Perşembe
Arka Bahçe

Hristiyanlık öğretisinde insanoğlunun kendini sakınması gereken “Yedi Ölümcül Günah” vardır. İlk kez 13. Yüzyıl’da İtalyan filozof ve din adamı Thomas Aquinas tarafından dile getirilen, Dante’nin, “cennet, cehennem ve araf”ı konu aldığı muhteşem eseri “İlahi Komedya”da da anlatılan bu günahlar şöyle sıralanır: Lust (Şehvet), Greed (Bencillik), Gluttony (Açgözlülük), Pride (Kibir), Sloth (Tembellik), Wrath (Nefret), Envy (Kıskançlık).

25 Mayıs 2006, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Ölümcül günahların en ölümcülü: Kibir Hristiyanlık öğretisinde insanoğlunun kendini sakınması gereken “Yedi Ölümcül Günah” vardır. İlk kez 13. Yüzyıl’da İtalyan filozof ve din adamı Thomas Aquinas tarafından dile getirilen, Dante’nin, “cennet, cehennem ve araf”ı konu aldığı muhteşem eseri “İlahi Komedya”da da anlatılan bu günahlar şöyle sıralanır: Lust (Şehvet), Greed (Bencillik), Gluttony (Açgözlülük), Pride (Kibir), Sloth (Tembellik), Wrath (Nefret), Envy (Kıskançlık). Aslında diğer semavi dinlerde de günah olarak kabul edilen bu davranışların içinde en lanetleneni, hiç kuşkusuz “kibir”dir. Kısaca, “Büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek, böbürlenmek, kendini başkalarından yüksek görerek onları aşağılamak” şeklinde açıklayabileceğimiz “kibir”, en ilkelinden en modernine, hemen hemen tüm toplumlarda hoş karşılanmayan bir davranış biçimidir. Karakteristik bir özellik, bir duruş, bir meydan okuma olarak da adlandırabileceğimiz kibir, kimin üzerine yapışmışsa, o şahsı toplum içerisinde bir anda “istenmeyen kişi” haline getirir. Kibirli insan, mutlak yalnızlığa mahkümdür. Dostu, seveni yoktur. Hatta kendi bile, kendisini sevemez. Aynaya bakmaktan korkar. Kendiyle yüzleşemez. Kibrinin yanısıra taşıdığı duygular da, genellikle öfke, nefret, kin, düşmanlık, intikam gibi olumsuz duygulardır. Kibirli insan, kimseyle barışık olamaz. Herkesle kavgalıdır. Çevresindekiler de çoğunlukla kendisi gibi kibirli olanlardır. Aslında birbirleriyle iyi anlaştıkları söylenemez. Saygı ve sevginin yerini korku ile hiddetin aldığı tuhaf ilişkileri, bir nevi yarış gibidir. Kendi kendileriyle süregelen bu amansız yarışta bazen biri öne çıkar, bazen diğeri. En önde olmak egolarını belli bir müddet doyurur. Geride kalmamak için akla hayale gelmedik yöntemlere başvurabilirler. Düşmek onlar için ölmekle eş anlamlıdır. Kendilerine yarı tanrısal güç vehmederler. Ve çevrelerine kalın duvarlar örerler. Kendilerini o duvarların arkasına hapsederler. Böylelikle kendi gettolarını oluştururlar. Dışarısı onlar için avamdır. O gettonun dışında kalan herkesi alaycı bir şekilde yüksekten süzerler. Onlardan hoşlanmazlar, hatta hor görürler. Bir şekilde onlarla ilişki kurmak mecburiyetinde kalırlarlarsa, hep kendi dedikleri olsun isterler. Diyalogları müstehzidir. Her konuda bilgiçlik taslarlar. Tek doğrunun kendi doğruları olduğunu empoze etmeye çalışırlar. Ufak bir dirençle karşılaşırlarsa sertleşirler. Küfüre, hakarete, şiddete buşvurabilirler. Dayatmalarını kabul ettiremedikleri takdirde, uzlaşma kültüründen yoksun oldukları için masayı derhal terkederler. Ve kendi ölümcül yalnızlıklarıyla başbaşa kalırlar. Tarihinin en ilginç sezonlarından birini yaşayan Süper Lig, aslında bu yıl kibir ile tevazuun kapışmasına sahne oldu. İnsanlık tarihi boyunca süregelen bu savaşta kibir zaman zaman “pirus zaferi” diye nitelenebilecek kazanımlar elde ettiyse de, nihai zafer hep tevazuun olmuştur. Tıpkı bu yılki gibi... Özlemin eski adı: Es Es Yarım asırlık lig serüvenimiz, aslında efendiler ile kölelerin amansız savaşından başka bir şey değildir. Bir yanda zenginler ve muktedirler, diğer yanda yoksullar... Yani İstanbul ve Anadolu... Ve ne yazık ki bugüne kadar kazanan hep İstanbul oldu. Çünkü hakkı ve adaleti dağıtacak olanları da onlar belirliyor. Anadolu, sadece onların iktidarına payanda vazifesi görüyor. Bu oyunda figüran gibi kalıyor. Galibi ve mağlubu baştan belirlenmiş savaşın devamlı dayak yiyen figüranı... Uygarlık tarihini yazan köle ayaklanmaları, zaman zaman futbolumuzda da “Anadolu ihtilali” şeklinde cereyan etti. Ancak bugüne kadar sadece Trabzonspor’la başarıya ulaşmış olan “Anadolu İhtilali”nin ilk ve en önemli temsilcisi, ateşleyecisi, hiç kuşkusuz Eskişehirspor’dur. Uzun yıllar Üç Büyükler’in sultasına başkaldıran, onların iktidarını sarsan Es Es, bu misyonuyla Türk futbolunun Spartaküs’üdür, Prometheus’udur. Ama ne var ki, ilahlar her zaman olduğu gibi adalet kılıcını güçlüden yana kullandı. Es Es’in haklı isyanını bastırdılar. Türk futbolunun selameti adına kazanmalıydı, ama kazanamadı. Lakin, temiz futbol özlemiyle yanıp tutuşan gerçek futbolsever, Kırmızı Şeytanlar’ı hiç bir zaman unutamadı. Bin bir katakulli ile yarış dışı bırakılan Es Es, orta yaşın üzerinde olanların bölük pörçük anılarında içli bir şarkı, damaklarında buruk bir tat olarak kaldı. Gönüller hala onu arıyor. O da yola çıktı, geliyor galiba...