Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

03 Aralık 2016 Cumartesi
Arka Bahçe

&#8216;Memleketin topraklarında kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.&#8217; <b>Mustafa Kemal Atatürk</b>

26 Nisan 2006, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Dipsiz kuyu ‘Memleketin topraklarında kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.’ Mustafa Kemal Atatürk Yokluğunu her geçen gün biraz daha hissettiğimiz Atatürk, yeryüzünün gelmiş geçmiş en trajik savaşlarından biri olan Çanakkale Savaşı sonrası, 'Anzak Kitabeleri'ne geçen yukarıdaki açıklamayı yapmış. Kendilerinden kat be kat üstün bir düşman ordusuna karşı, her türlü imkansızlığa, yoksunluğa rağmen, kazanılmış bir zaferin sarhoşluğunu yaşamak yerine, düşman askerlerini bağrına basabilmek, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir asalet örneğidir. Dünyanın öbür ucundan gelip de, Türk toprağında can veren askerleri kendi askerleriyle eşdeğer görebilmek, o askerlerin analarının çektiği acıyı paylaşabilmek, ancak ve ancak yüksek ahlaki değerlerle donanmış bir liderin yapabileceği davranıştır. Atatürk'ü büyük yapan, yalnızca savaş alanındaki becerisi, zekâsı, başarısı değil, savaş öncesi ve sonrası sergilediği akılcıl, barışçıl ve insancıl tutumudur. Mustafa Kemal, üzerine sayfalar dolusu yazılar yazılacak o anlamlı hitabıyla, aslında savaşın ve düşmanlığın manâsızlığını vurgulamanın yanısıra, kaybedenin hakkını da teslim ediyor; onlara saygı göstermek suretiyle... Kazanmanın önemini belirleyen en önemli faktörün, kaybedenin gücü ve niteliğinin olduğu mesajını da veriyor aynı zamanda, Ulu Önder... Böylesi bir liderin ülkesi, bugün her alanda kamplaşmayı başarabiliyor; onun devrimlerinden, ilkelerinden vazgeçmek, vazgeçirilmek suretiyle... Bir yanda Türk-Kürt kutuplaşması, diğer yanda laik-dinci... Bir tarafta zengin-yoksul ayrımı, beri tarafta futbol fanatizmi... Ayrılıklar keskin. İki yanı keskin bıçak gibi... Ayrılıklar üzerinden iktidar olanlar, ateşe körükle gidiyor. Aklını, sağduyusunu, hoşgörüsünü yitirmiş, delirmenin eşiğine gelmiş olan koca bir toplum da, bu oyuna geliyor. İnsanlık, gün geçtikçe, farklılıklarıyla birarada, barış ve huzur içinde, birbirlerine, birbirlerinin haklarına saygı göstermek suretiyle yaşamanın formüllerini geliştiriyor. Biz ise birlikte yaşamayı imkansız kılacak düşmanlık tohumlarını serpiştiriyoruz, yüzyılların hoşgörü coğrafyasına... Bilim ve teknoloji çağında bütün bunların anlaşılabilir bir yanı yok. Özellikle de amacı barış olan, toplumları kaynaştırmayı hedefleyen futbol nedeniyle birbirine düşman olmanın akılla, mantıkla izah edilir tarafı hiç yok. Şükrü Saracoğlu'nda yaşanan kepazelikler Son derbide yaşananlara şahit olduktan sonra insanın gerçekten sıtkı sıyrılıyor. Her şeyden vazgeçesi geliyor. Oynanan her derbi maçı sonrası, 'artık dibe vurduk, daha beteri olmaz, bundan sonrası sıçrama anı' diye düşünüyoruz... Lakin, aslında dipsiz bir kuyuya düştüğümüzü anlamamız için fazla beklemiyoruz. Yeni bir derbi bize bunu hatırlatmaya yetiyor. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Rezilliğin, kepazeliğin, ilkelliğin, barbarlığın bini bir para. Bir maçı kazanabilmek için baş vurulan yöntemleri gördükçe insanın midesi bulanıyor. Pespayeliğin bugünkü adresi, Şükrü Saracoğlu’ydu... Yarın başka statlar olacak. Hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü bu düzen, bunu gerektiriyor. Bu düzenden beslenenler bunu istiyor. Fenerbahçe, oynadığı muhteşem futbolun keyfini çıkarmak yerine, rakibini aşağılamanın, en ilkel, en müptezel, en bayağı yolunu seçti. Telafisi mümkün olmayan yaralar açtı, Türk futbolunun narin bünyesinde... Yüzbinlerce askerini şehit verdiği bir savaştan sonra bile düşmanına saygı duyma erdemliliğini gösterebilen Atatürk'ün kulübü olduğu iddiasındaki bir kulüp böyle mi olmalı? Bu ülkenin en güzide kulüplerinden biri, böylesine çağdışı bir zihniyete nasıl bu kadar teslim edilebilir? Atatürk'e, Atatürkçülüğe böyle mi sahip çıkılır? Düşmanına bile kol kanat geren Atatürk, cumartesi gecesi Şükrü Saraçoğlu'nda açılan pankartı görse, rakibe edilen küfürleri, yapılan çirkin tezahüratları duysa, Galatasaraylı yönetici, futbolcu ve taraftara karşı sergilenen tavra şahit olsa acaba neler düşünür, neler hissederdi? Derin bir elem ve keder içinde bulmaz mıydı kendini? Oysa futbol, karşıtların birliği, zıtların kardeşliği değil midir? Tıpkı hayat gibi. Eğer Galatasaray gibi büyük bir rakip olmasaydı, Fenerbahçe'nin zaferi bu kadar anlamlı olabilir miydi? Şu gerçeği beynimize nakşetmeliyiz: Fenerbahçe'yi büyük kılan Galatasaray'dır. Keza, Galatasaray'ı da büyük kılan Fenerbahçe'dir. İkisi birbirlerinin varlık nedenidir. Biri olmasa diğerinin hiçbir önemi yoktur. Birbirlerini yoketmek değil, yaşatmak, güçlendirmek, sevmek, saygı duymak zorundadırlar; kendi değerleri ortaya çıksın diye... Akıllı, zeki, çağdaş insan bunu yapar. Zira şunu çok iyi bilir ki; rakibine mecbursun. Rakibin olmasa, sen bir hiçsin...