Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

10 Aralık 2016 Cumartesi
Arka Bahçe

Aslında 'memik oğlanlar' diye seslenecektim, ama şair Ülkü Tamer'e saygısızlık etmek istemedim. Çünkü o kadar çoksunuz ki... Üç değil, beş değil, on değil; yüzlerce, binlerce, milyonlarcasınız.

19 Nisan 2006, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Uyu memik oğlan uyu öte gecelerde büyü Aslında 'memik oğlanlar' diye seslenecektim, ama şair Ülkü Tamer'e saygısızlık etmek istemedim. Çünkü o kadar çoksunuz ki... Üç değil, beş değil, on değil; yüzlerce, binlerce, milyonlarcasınız. Bu hayata teğet geçip gittiniz. Şu üç günlük dünyada, üç saniye bile tutunamadınız. Bir göründünüz, bir kayboldunuz. Bir varmışınız, bir yokmuşunuz. Bir serap gibi, sanrı gibi... Daha yaşayacak günleriniz, aylarınız, yıllarınız varmış... Umutlarınız, hayalleriniz, düşleriniz varmış... Kime ne!.. Hangi öte gecelerde büyüyeceksiniz bilmiyorum. Öte gecelerin, öte diyarların varolup olmadığını da bilmiyorum. Keza büyüyüp büyüyemeyeceğinizi de... Büyümek isteseniz de, büyümenize ötelerde de izin vermezler mi; onu da bilmiyorum. Lakin, çok iyi bildiğim bir şey var ki; bu diyarlar size göre değil. Bunu siz de öğrendiniz; öğrenmenin bedeli olarak canınızı vermek suretiyle... Birer birer, üçer beşer ölüyorsunuz... Öldürülüyorsunuz, ete kemiğe bürünmüş azraillerin cirit attığı beri gecelerde, gündüzlerde... Taammüden cinayetlere kurban gidiyorsunuz; kiminin adına 'ihmal' diyoruz, kiminin 'kaza' (!), kiminin de terör... Şunun şurasında bir kaç bahar ancak görebildiniz. Ve bir bahar vakti dalınızdan koparıldınız. Bu baharı, bu hayatı size de çok gördüler. Musalla taşları bile yoruldu, taze fidanları taşımaktan; kalbi vicdanı taşolası sorumsuzlar yorulmadı, çoluk çocuğuna, gencine kıymaktan... Ülkenin her tarafını hain pusularlarla donattılar, sizleri yutması için... Nerede, hangi pusuya düşeceğinizi bilmeden dolaşıyorsunuz, hayatın kıyısında... Kâh dağda bir mermi olarak geliyor ölüm sizlere, kâh yarış pistinde bir otomobil... Ecel, kâh basket potası olarak düşüyor hülyalı başınıza, kâh namussuz bir mayın oluyor, bomba oluyor, körpe bedenlerinizi parçalıyor. O yarış iptal olsaydı o gençler ölür müydü? Çoluğunu çocuğunu sevmeyenlerin ülkesi, bu ülke... Gencine düşman olanların diyarı, ha bu diyarlar... En kutsal hak olan, 'yaşama hakkı'nın uğramadığı, ölümün kutsanıp, hayatın ötelendiği tuhaf bir memleket burası... İbrahim Özer (20), İbrahim Uzun (18), Orhan Bozkurt (13)... Sıra size gelmiş demek ki!.. Sıranızı savdınız! Değişik, keyifli bir hafta sonu geçirmek istediniz ve bir pazar sabahı yarış seyretmek için güle oynaya, dönüşü olmayan bir yola koyuldunuz. Nasıl bir meçhule gittiğinizi bilmeden... Nasıl bilebilirdiniz ki, hayatın bit pazarlarına düştüğü bir ülkede yaşadığınızı... Keşke öğrenmeseydiniz! Siz öte gecelerde kaybolurken, buralarda ardınızdan bir müddet patırtı kopacak. İncelemeler, araştırmalar yapılacak! Suçlular, sorumlular aranacak! Bilir kişi, milir kişi görevlendirilecek. Bir bakmışsınız, suçlu sizsiniz! Ne işiniz vardı pistin kenarında! Zaten şimdiden yetkililer tarafından suçlu ilan edildiniz bile! Söz dinlememişsiniz! Hangi ülkenin genci söz dinler ki? Ama çağdaş ülkeler çocuklarına, gençlerine değer verir. Söz dinletemedikleri vakit kurallar koyarlar. O kuralları sonuna kadar uygularlar. Çocuklarının, gençlerinin hayatlarını riske atmamak için aklı, vicdanı, bilgiyi, teknolojiyi devreye sokarlar. Çünkü uygarlık bunu gerektirir. Seyirci izdiham yarattı, pistin kenarındaki güvenlik duvarını aştı diye onları ölümün kucağına atmazlar. Oyunu, yarışı durdururlar. Olmazsa bir daha durdururlar. Yine olmazsa iptal ederler. Yarış olmaz, gençler de ölmez. Hangi yarış, hangi sponsor, hangi herhangi bir şey insan hayatından daha değerlidir ki?.. Neyse... Sevindirici (!) bir haberle noktalayayım şu pesimist yazıyı... Geçen yıl, tıpkı yukarıdaki gençler gibi bir spor sahasında toprağa düşen Atilla Göngör'ün (12) davası sonuçlanmış. Hani smaç yapınca devrilen basket potasının altında kalan çocuk var ya... İşte o çocuğun ailesi olayda ihmali bulunan Konyaaltı Belediyesi'ne dava açmıştı. O davayı kazanmışlardı. Suçsuz (!) olduğunu savunan Belediye de temyize gitmişti. Danıştay temyiz başvurusunu reddemiş, 156 bin YTL (156 milyar lira) tazminata mahkûm olan Belediye'nin cezasını onamış, Atilla Güngör’ün ailesine faiziyle birlikte 250 bin YTL (250 milyar lira) ödemesine karar vermiş. Böylece ülkemizde bir ihmal en ağır bir şekilde cezalandırılmış oldu. Şimdi buna sevinelim mi? Bu cezanın caydırıcı olacağına inanalım mı? Yapanın yanına kâr kalmadı diye derin bir oh çekelim mi? Gidip küçük Atilla'nın anne-babasına sormak lazım bunu. Sonsuz miktardaki parayı mı tercih ederler, sorumsuzluğun ellerinden aldığı oğullarını mı? Hangi tazminat bir oğul eder ki? O oğulları, kızları yaşatamadıktan sonra ne kıymeti var ki bunların? Aslolan hayattır. Hele sözkonusu olan çocuklarımızsa...