Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

04 Aralık 2016 Pazar
Arka Bahçe

Bu yıl sürpriz bir şekilde Oscar ödülünü kucaklayan Paul Haggis'in 'Çarpışma' filminde, Los Angeles kentinde yaşayan farklı etnik kökenlerden karakterlerin çeşitli vesilelerle karşılaşmaları, birbirlerinin hayatlarına girip çıkmaları ve bu çakışmalar sırasında yaşadıkları korku, yobazlık, hoşgörü ve şefkat gibi duygular işleniyor.

05 Nisan 2006, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Susturucu!!! Irk farklılıklarının ne kadar önemsiz, suçlu ve saldırganın siyahla beyaz kadar yakın, bir o kadar da uzak olduğunu savunan filmde iki polisin sarsıcı hikayesi de yer alıyor. Irkçı polisi oynayan Matt Dillon, filmin başında sırf rengi siyah olduğu için cinsel tacizde bulunduğu zenci kadını, daha sonra kendi canı pahasına yanan bir arabanın içinden çıkarıyor. Irkçılık karşıtı rolde izlediğimiz iyi polis Ryan Phillippe ise, zenci olduğu için yol kenarında hiç kimsenin dönüp bakmadığı otostopçu bir genci arabasına alıyor. İyi polis Phillippe, bir kaç kilometre gittikten sonra ufak bir tartışmada korkuya kapılarak zenci çocuğu vuruyor. Aslında hayat da böyle değil midir? Kaderlerimizi belirleyen, hayat serüvenimizdeki maximal ve minimal çarpışmalarımız ve bu çarpışmalarımızda takınacağımız tavır değil midir? Sağduyumuzu ve kontrolümüzü kaybettiğimizde bir anda iyi polisken kötü, suçluluk ile utanç duygularımızı tamamen yitirmemişsek de, kötü polisken iyi olabiliriz. Fenerbahçe'nin yıldız futbolcusu Tuncay Şanlı'nın, bir maç sırasında sakatladığı Lyon kalecisi Coupet'ye yazdığı özür mektubu sonrası bu köşede bir yazı kaleme almıştım. 'Tuncay Şanlı'nın manifestosu' başlıklı o yazıyı şöyle noktalamışım: "Bu mektup, çağdaş Türk futbolcusunun geleceğe yazılmış manifestosudur aslında... Umutlarımızı, hayallerimizi teslim alan; bizlere dünyayı dar eden rezillikleri, pespayelikleri, kalitesizlikleri, bayağılıkları, hoyratlıkları, züppelikleri tarihin kör kuyularına gömecek bir manifesto...” Yüreğinin aydınlığı yüzüne vurmuş bir şövalye, bir asilzade tarafından kaleme alınmış bir manifesto... Bizim manifestomuz!.." O günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. Her geçen gün kirlenen dünyamızdaki bu kirlilikten Tuncay Şanlı da payına düşeni aldı. Mikrofonlara konuşurken bile yanakları kızaracak kadar utangaç olan taşralı delikanlı, aradan geçen zaman içinde ne futbolunun üzerine bir şeyler katabildi, ne de şövalye ruhunu muhafaza edebildi. Aksine onu, hep olayların göbeğinde gördük. Her attığı gol sonrası yaptığı o garip 'sus' işaretiyle rakip taraftarları provoke eden Tuncay Şanlı, işi o kadar ileriye götürdü ki, bir amigo gibi davranarak ettiği ve ettirdiği küferlerle sonunda kendisini seven ve ona inanan bizleri de susturmayı başardı. Ama utancımızdan!.. Davranışlarıyla ve eylemleriyle, bir zamanlar gündemden düşmeyen İlhan Mansız'ın yolundan giden Tuncay Şanlı'ya, belli ki birileri akıl hocalığı yapıyor. Reklamın iyisi kötüsü olmaz misali! Ne yaparsan yap, yeter ki gündemde kal! Son derece kötü oynadığı bir maçta bile gereksiz hırçınlıklar sergileyerek kart gören ve ertesi günü ismi medyada takımının önüne geçen İlhan Mansız, bugün hatalarının bedelini ödüyor. Oradan oraya savrulan ve gittiği hiç bir yerde dikiş tutturamayan bir zamanların büyük yıldızı, şimdilerde ligin dibindeki Ankaragücü'nde, geçmişteki parlak günlerinin hatıralarıyla kendini avutuyor. Ve bugün, değil hatırlanmak, kimse onun kapısını bile çalmıyor! Böyle devam etmesi halinde Tuncay Şanlı'nın akıbeti de farklı olmayacak. Oysa önünde örnek alacağı bir büyük futbol fenomeni var: Hakan Şükür. Üstelik Sakaryalı. Yani, hem hemşehrisi, hem ağabeyi. Özür dilemeyi ve ardından tekrar aynı hataları yapmayı alışkanlık haline getiren Tuncay, son kez çıkıp kamuoyundan ve ezeli rakiplerinden içten bir özür daha dilemeli. Ardından Hakan Şükür'ün yanına gitmeli. Ona, nasıl büyük futbolcu olunabileceğini anlattırmalı. Onu can kulağıyla dinlemeli. Büyük futbolcu olmanın yolunun, sadece büyük takımda oynamaktan, şampiyonluklar görmekten geçmediğini öğrenmeli. Aksi takdirde, karanlıkta aniden kayan bir yıldız gibi bir boşlukta kaybolup gidecektir. İz bile bırakmadan... Cem Papila haksızmış! 25Ocak 2004 yılında Türk futbolunda bir milat yaşanmıştı aslında... Genç bir hakem çıkmış, şampiyonluğun 1 numaralı favorisi olan takıma kendi evinde 5 kırmızı kart birden çıkarma cesaretini göstermişti. Doğal olarak bu Beşiktaş yandaşlarını çıldırttı. Doğal olarak diyorum, çünkü böyle şeylere alışık değildik. Başka ülkelerde şampiyon olan takımlar karıştıkları en ufak bir skandalda küme düşürülebilirdi ama bizde büyük bir takımın kendi evinde 5 kırmızı kart görmesi olağanüstü bir durumdu! Haketse bile... Bu olay sonrası ortalık toz duman oldu. Beşiktaş bir daha belini doğrultamadı. Sezonu Fenerbahçe şampiyon olarak tamamladı. Lucescu'nun illüzyonu da böylece sona erdi. Gelgelelim, aradan 2 yıl 2.5 ay geçmesine rağmen Cem Papila bir daha Beşiktaş maçlarına verilmedi. Bırakın İnönü Stadı'nda düdük çalmasını, deplasmanda dahi Beşiktaş maçlarının hakemi olamadı. Dördüncüsü bile... Arkasında durmayan MHK'nın bu tutumu, Papila'yı da psikolojik olarak olumsuz etkiledi ve hakemliğinin üzerine pek fazla bir şey koyamadı. Hata üstüne hata yaptı. Dünya çapında olabilecek bir hakemimiz böylece derdest edildi. Aynı şey, yine bir Beşiktaş maçında yan hakeminin yaptığı hata sonrası Metin Tokat'ın da başına gelmişti. O dönem Türkiye'nin en iyi hakemi olan Tokat, bir daha Beşiktaş maçı yönetemeden hakemliği bırakmak zorunda kaldı. Bu durum, sadece Beşiktaş için geçerli değil elbette. Üç Büyükler'in istemediği bir hakem, ne gariptir ki, bir daha onların maçlarına verilmiyor. MHK, sırf eyyam yapmak, Üç Büyükler'e şirin gözükerek iktidarını korumak için kendi evlatlarının, aslanların önünde parçalanmasına göz yumuyor. Adaleti tesis edecek kurumu böyle olan bir ülkenin futbolu ileriye gidebilir mi? Bizi Basel filan değil, bu kafalar bitiriyor...