Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

28 Mart 2017 Salı
Arka Bahçe

Candan Erçetin’in buğulu sesiyle söylediği içli bir şarkıda şu sözler yer alıyor: Kazanmak neye yarar kaybeden olduğunda... Bundan yıllar önce takım tutmayan bir ahbabımıza sebebini sorduğumda bana şaşkınlık veren bir cevap almıştım: Çünkü kaybedene üzülüyorum.

05 Ocak 2006, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Çocuktan al dersi! Candan Erçetin’in buğulu sesiyle söylediği içli bir şarkıda şu sözler yer alıyor: Kazanmak neye yarar kaybeden olduğunda... Bundan yıllar önce takım tutmayan bir ahbabımıza sebebini sorduğumda bana şaşkınlık veren bir cevap almıştım: Çünkü kaybedene üzülüyorum. Yalnız spor değil, hayatın da bir yarış olduğu gerçeğini gözönüne alırsak, kazanmak ve kaybetmek bu işin doğasında var. Bir taraf kazanıyorsa, diğer taraf kaybedecek. Biri sevinecek, biri üzülecek. Zaman gelecek kazananla kaybeden yer değiştirecek. Dolayısıyla sevinç ve hüzün de... Yakın tarihimizde yaşanan siyasi ve sosyal çalkantılar nedeniyle sahip olduğu tüm değerleri erozyona uğrayan ülkemizde son yıllarda yükselen trend ise; ne pahasına olursa olsun her maçı kazanmak zorunda olmak. Bu zorunluluğu kim dayatıyorsa!.. Gerçekleşmesi mümkün olmayan böylesi bir hayal, ne yazık ki her sporcunun beynine bir “ideal” olarak nakşediliyor. Tüm amacı üstyapıya sporcu yetiştirmek olan altyapılarda dahi taze dimağlar sadece ve sadece kazanmaya koşullandırılıyor. Çapsız ve eğitimsiz yetiştiriciler tarafından çocuk yaşta zehirlenen sporcu, biraz palazlanıp arenaya çıktığı zaman da bir terminatöre dönüşüyor. Ve kazanmak için de her yolu deniyor. Çünkü bu tuhaf oyunun bir parçası olan seyirci ve medya da buna koşullandırılıyor. Sadece kazananı yüceltiyor, alkışlıyorlar. Kaybedeni yuhalıyor, yerin dibine sokuyorlar. Sanki kaybetmek kabahatmiş gibi! Oysa kazanmanın ne önemi, ne anlamı var, kaybeden olmasaydı? Kazananı yücelten aslında kaybedenin varlığıdır. Ve biz toplum olarak bu bilinçten uzak olduğumuz için sahalarımız, salonlarımız her geçen gün yangın yerine dönüyor. Ne kazanmasını biliyoruz, ne kaybetmesini... Ne de kaybederken, kazanmasını... Ama çok iyi bildiğimiz ve uyguladığımız bir şey var ki, o da; kazanırken kaybettiğimizdir. Başvurduğumuz akıldışı ve gayri sportif yöntemler nedeniyle elde ettiğimiz kazanımların birer “pirus zaferi” olduğunu anlamamız için ise, bir gün rakibimizin de aynı yöntemlerle kazandığını görmek yetiyor çoğunlukla. Bu şekilde kaybetmek başlangıçta acı veriyor hepimize. Lakin sonra alışıyoruz. Zira oyunun kuralı bu. Bugün sen, yarın ben!.. Elde ettiğin başarının ne kadar değersiz olduğunu biliyorsun, ancak bu oyunu sürdürmek hoşuna gidiyor. Saha dışında güçlü olduğun sürece mesele yok. Fakat rakibin senden daha güçlü olduğunda da feveran, kavga, küfür ve anarşi... Kendi cehennemimize kendimiz odun atıyor, körük tutuyoruz. Bu ateşin hepimizi yakacağını bildiğimiz halde... Her geçen gün harını yükselttiğimiz ateşin dumanı öylesine etrafımızı sarmış ki, yanıbaşımızda oluşuveren “Halil İbrahim Çeşmesi”ni göremiyoruz. Bu dağdağanın ortasında içimize huzur verecek, daralan ruhlarımızı ferahlatacak, geleceğimize ışık tutacak enstantane, Bolu’daki bir atletizm yarışında yaşandı ve bizler bunu farketmedik. Atatürk’ü Anma Kros Müsabakaları’nda kıyasıya bir yarışın içine giren iki ilkokul öğrencisi Ertan Altın ile Uğur Akman, son metrelere geldiğinde elele tutuşup birlikte finiş çizgisini geçiyor. DHA’dan Ersin Ercan da denklanşöre basıyor ve bu unutulmaz sahneyi ölümsüzleştiriyor. Gözlerimize adeta mil çekilmiş gibi, bizler bunu görmüyoruz, atlıyoruz. Oysa o resim, “kazanmak için her yol mübahtır” felsefesini yıllardır çocuklarımıza aşılamaya çalıştığımız biz büyüklerin gerçek yenilgisinin resmidir. Bu ilkel anlayışı çöp sepetine atan asaletin ifadesidir o davranış ve o fotoğraf... Suratımıza atılan bir Fair Play tokadıdır, çocukların yaptığı... Bizi silkelemesi, kendimize getirmesi gereken... Çocuk aklının bize vermek istediği ancak hiç bir zaman alamayacağımızı düşündüğüm mesaj ise gayet net ve açık: Kazanmak herşey değildir. Hüzün ve gurur Bu satırlar biraz kişisel olacak. O nedenle beni mazur görün sevgili okurlar. Ancak hayatın garip cilveleri vardır ya; arka arkaya gelir... Gülerken ağlarsınız, ağlarken gülersiniz. Yeni yıla adım attığımız şu günler işte benim için böyle oldu. Hüznü ve sevinci birarada yaşadım. Önce içim buruldu, ardından gururlandım. Ağladım ve güldüm. Hayatın boynuma taktığı madalyonun iki tarafını da aynı anda gördüm. Yılbaşına girerken, 40 yıllık ömrümün dörtte birini beraber geçirdiğim mesai arkadaşım, sevgili ağabeyim, büyüğüm Zeki Kuban’la yollarımız ayrıldı. Acı tatlı hatıralar gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Ne çok alışmışız birbirimize ve ne çok sevmişiz. İnsan bu dünyada her şeye alışabiliyor da, adı ne olursa olsun ayrılığa alışmak çok zor oluyor. Her gün birlikte olduğunuz, birşeyleri paylaştığınız insanın ansızın gidivermesi, bir yanınızın eksilmesine yol açıyor. Hayatınızda yarattığı boşluğun içinde kaybolveriyorsunuz adeta... Lakin, eksik ziyade yolunuza devam etme zorunluluğunuz var. Gidenin de... Sana bundan sonraki yaşamında sağlık ve huzur diliyorum Zeki Abi. Fanatik Basket Gazetesi’nin her ay düzenlediği “Ayın Basketbol Yıldızları” ödül töreni 2006’nın ilk günlerinde yapıldı. Törende engelliler sporuna yaptığı katkı nedeniyle sevgili kardeşim, yardımcım Sedat Hardal’a da bir plaket verildi. Plaketi sunmak onuru ise, İsmet Badem ile Ümit Avcı’nın yaptığı bir jestle bana verildi. Bugüne kadar birine verdiğim ilk ödüldü bu. Benim için tarifsiz bir duyguydu. Kendi yetiştirdiğim insanın ödül alması ve ona bunu benim vermem... Hani derler ya; anlatılmaz, yaşanır. Çok gururlandım. Hayatımda aldığım en anlamlı ödül buydu. Yolun açık olsun Sedat kardeşim...