Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

26 Mayıs 2017 Cuma
Arka Bahçe

İstiklal Marşımızın en anlamlı dizeleridir, şu dizeler: “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda...” Ama artık öyle mi? Şimdi sadece şehitler mi fışkırıyor, uğruna feda olduğumuz bu cennet vatanın topraklarından? Bu kadar rezillik, ilkellik, şiddet hangi ülkenin coğrafyasında boy veriyor? Mehmet Akif Ersoy bugünleri görse o dizeleri yazabilir miydi acaba?

03 Kasım 2005, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Cennetimiz, cinnetimiz... İstiklal Marşımızın en anlamlı dizeleridir, şu dizeler: “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda...” Ama artık öyle mi? Şimdi sadece şehitler mi fışkırıyor, uğruna feda olduğumuz bu cennet vatanın topraklarından? Bu kadar rezillik, ilkellik, şiddet hangi ülkenin coğrafyasında boy veriyor? Mehmet Akif Ersoy bugünleri görse o dizeleri yazabilir miydi acaba? Günlerdir çocuk yuvasında yaşanan zalimliğin görüntüleriyle allak bullak oluyoruz. Ve nedense çok şaşırıyoruz! Ya da şaşırıyormuş gibi yapıyoruz. Çocukluğumuzda hangimiz geçmedik ki o karanlık dehlizlerden? Hangimizin evinde, okulunda, atölyesinde, sokağında, kuran kursunda, kışlasında yaşanmadı o şiddet? Yuvalarımız, birer şefkat yuvası mıydı gerçekten? Bugünkü şiddetin sorumlusu büyükler, aynı şiddetin sarmalından geçen dünün çocukları değil miydi? Bugünün çocukları da yarınki şiddetin müsebbibi olmayacak mı? Onlar da yarının çocuklarına işkence yapmayacak mı? Neden kendimizi kandırıyoruz? “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”, “Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”, “Dayak cennetten çıkma” gibi atasözleri hangi topluma ait acaba? Realite şu: Bu toplumun mayası şiddetle yoğrulmuş, harcı şiddetle karılmış. Şiddet ekiyoruz, şiddet biçiyoruz. Hepimizin çocukluğunda bugünkü ilişkilerimizi şekillendiren şiddete dayalı travmalar yok mudur? Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, milletvekillerin, parti başkanlarının, şirket yöneticilerinin, işçilerin, memurların, kulüp idarecilerinin, hakemlerin, futbolcuların birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramamasının altında yatan temel neden nedir sizce? Çocukluğumuzda maruz kaldığımız şiddetin izlerini hayat boyu taşımıyor muyuz? Ve bu harala-gürelede gözlerden kaçan kulüp altyapıları... Sporcuların ilk eğitimlerini aldığı kulüp altyapılarının, yatılı okullardan, çocuk yurtlarından farkı var mı? Başta futbolcular olmak üzere, günümüz sporcularından altyapılarda şiddete, tacize uğramayan kaç kişi vardır? Onların orada şefkatle, sevgiyle eğitildiğini söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır. Bütün eğitim kurumlarında olduğu gibi, altyapılarda da çocuklarımızı zebil-ziyan ediyoruz. Sonra da onlardan donanımlı birer yetişkin, başarılı birer sporcu olmalarını bekliyoruz. Lafı fazla uzatmadan bundan dört yıl önce bu köşede yayınladığım yaşanmış bir hikayeyi günümüz gerçeğiyle birebir örtüştüğü için tekrar sunma gereği duyuyorum: Bir altyapı hikayesi Bulunduğu küçük taşra ilçesinin en yetenekli güreşçilerinden biri olarak gösteriliyordu. Düğünlerde herkes onun çayıra çıkacağı anı dört gözle bekliyordu. Yalnız kendi yaşıtlarını değil, büyüklerini de dize getiriyordu. Güçlü fiziği, acı kuvvetiyle rakiplerini adeta yerden söküp atıyordu. Ancak büyük bir güreşçi olması için uzman antrenörlerin elinde eğitilmesi gerekiyordu. Oğlunun bir gün mutlaka yıldız bir sporcu olacağına inanan babası, bir yakınının tavsiyesi üzerine elinden tuttu ve bağlı bulundukları ilin Güreş Eğitim Merkezi’ne götürdü. Zaten sporcu sıkıntısı çeken merkez, güreşçi adayını derhal kabul etti. Ertesi gün çalışmalara başlamıştı. İlk günün şaşkınlığını atlattıkça bulunduğu ortam hakkında yavaş yavaş fikir sahibi olmaya başlamıştı. Kendisine eğitim veren antrenörler hiç de öyle uzman filan değildi. Hepsi, il müdürünün akrabalarıydı ve güreşle o kadar da ilgileri, alakaları yoktu. Hatta içlerinden biri, bir çok suçtan sabıkalıydı. Üstelik küçük sporculara çok kötü muamele yapıyorlardı. Küfür, hakaret, dayak, aç bırakma, odaya hapsetme gibi olaylar her gün yaşanan olağan şeylerdi. Kendini bir anda hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir kabusun içinde bulmuştu. Bir gün dayanacak gücü kalmadığını hisseddip eşyalarını topladı ve merkezden kaçarak evine gitti. Babasının meraklı ve endişeli soruları karşısında önce sustu. Ardından ağlamaya başladı ve kısık bir sesle, “Baba ben güreşçi olmak istemiyorum, ne olur beni bir daha o cehenneme gönderme” dedi. Yıkılan hayallerinin enkazını kaldırması için uzun bir süreye ihtiyacı vardı. Üzerine yeni hayaller inşa etmek için... NOT: Tüm FANATİK okurlarının geçmiş Cumhuriyet ve bugünkü Ramazan Bayramları’nı kutlarım.