Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

22 Temmuz 2017 Cumartesi
Arka bahçe

Başkalaşma, yine kendin kal. Lakin kendin kalırken, kendini kendi içine hapsetme. Bir radar gibi gökyüzünü, bir sonar gibi de denizleri tara. Senin dünyanın dışında başka dünyalar olduğunu keşfet ve bunu hiç bir zaman aklından çıkarma.

17 Ağustos 2005, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Önce kendin ol, sonra da başkası Başkalaşma, yine kendin kal. Lakin kendin kalırken, kendini kendi içine hapsetme. Bir radar gibi gökyüzünü, bir sonar gibi de denizleri tara. Senin dünyanın dışında başka dünyalar olduğunu keşfet ve bunu hiç bir zaman aklından çıkarma. Sen, sadece sen değilsin. Olmamalısın da... Senin dünyan homojen bir dünya değildir. Parçalardan, partiküllerden, küçük küçük başka dünyalardan oluşur. Tek ve tekil değilsin. Ben, o, onlar; yani diğerleri... Senin dışındakiler olmasa senin hiç bir önemin ve anlamın kalmaz. Sen olmazsan da diğerlerinin... Biz, hepimiz görünmez bağlarla birbirimize bağlıyız. Bir zincirin halkalarıyız. Yeryüzü yalnız senin ihtiyaçlarının doyurulduğu bir alan değildir. Müşterek bir mekandır; ve geçicidir. Kucakladığı tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar da büyük, kusursuz, görkemli ve zengindir. Ama paylaşmasını bilmek gerek, tabi... Ve hakkına razı olmak... Sana sunulana değil elbette. Hakettiğine... Kendi hakkını ararken, diğerlerinin haklarını ihlal etmemek, başkalarının haklarını gaspetmemek gerek. Bunun için de dış dünyayla bağlarını koparan, bir koza gibi kendi ellerinle ördüğün o görünmez kalın duvarları yıkman, kendini başkalarının yerine koyman gerek. Diğerlerini anlamalı, hayata bazen onların penceresinden bakmalısın. Yarış içindeyken bile... Yarışırken, rekabet ederken, kazanırken, kaybederken, düşerken, kalkarken, ağlarken, gülerken, sevinirken, üzülürken... Bazen kendinin dışına çıkmalısın, rakibin olmalısın. Kendini rakibinin yerine koymalısın. Onun da kendini senin yerine koyması için, bu adımı atmalısın. Herkes kendini birbirinin yerine koyarse; birbirimizi daha iyi anlarız, birbirimizin hissettiklerini daha iyi kavrarız. Ve birbirimize biraz daha sokuluruz. Aykırılıklar, zıtlıklar yine baki kalır, ama hakça, adilce yarışırız. Birbirimize saygı duyarız, sevgi gösteririz. Barış ve huzur içinde yaşamanın başka yolu yok. Başka Türkiye de yok... Bu değerliliklerin, 2005/2066 futbol sezonunda ve ayrıca tüm spor dünyamızda hayata geçmesi dileğiyle... Okumuşlar buysa... Her ne kadar büyüklerimiz, çok büyük ve anlamlı bir organizasyon yaptığımızı gerine gerine anlatsalar da, bence üstümüze kalmış olan Dünya Yaz Üniversite Oyunları İzmir’de bütün hızıyla sürüyor. İzmirliler’in takım sporlarında tribünleri doldurup, bu tür organizasyonların omurgası olan atletizm, cimnastik ve yüzme gibi ana sporlara ilgi göstermemesi bir yana, Futbol Milli Takımımız’ın, Güney Kore maçında sergilediği utanç verici tutum gözlerden kaçtı. Belki de görmezden gelindi, biz yaptığımız ve dolayısıyla işimize geldiği için... Ay - Yıldızlı ekip karşılaşmada 3-1 galip durumda. Çeyrek finale çıkması için 1 gol daha bulması gerekiyor. Takımımız bastırdıkça bastırıyor. Belki sıcaktan, belki de Güney Kore’nin kaybedecek bir şeyi olmamasından maç tam bir mahalle maçına dönmüş durumda. Orta sahada bir Allah’ın kulu yok! Top bir bizim kalede, bir rakip kalede. Maçın son 3-4 dakikasına girildiğinde bizimkiler bir atak daha tazeliyor. Bu sırada orta sahada yerde yatan bir Güney Koreli futbolcu göze çarpıyor. Bekliyoruz ki, futbolcularımız hücum etmek yerine topu dışarı atsın, alkış alsın. Aslında buna alkış da gerekmez ya, neyse... Ama ne gezer? Galatasaray’ın geleceği Hasan Kabze atağı sürüklüyor. Topu cezaalanına gönderiyor. Rakip defans karşılıyor. Top tekrar bizimkilere geliyor. Bu sırada oyuncu yerde yatmaya devam ediyor. Takımımız tekrar atak tazeliyor. Bir kez daha orta yapılıyor. Bizden biri cılız bir şut çekiyor ve top kalecinin kucağında kalıyor. Kaleci de arkadaşının tedavisi için hemen topu taca atıyor. Güney Koreli sedyeyle dışarı çıkıyor ve bir daha da oyuna dönemiyor. İnanır mısınız, o pozisyonda gol olmaması için dua ettim. Evet, biz kazanacaktık... Ancak kaybımız, kazandığımızdan çok daha büyük ve telafisi mümkün olmayan bir kayıp olacaktı. Hele bir de bunu üniversite okuyan sporcularımızın yapması yok mu?.. Ne diyeceksin? Fair - Play, okullarda ders olarak okutulumuyor ki... Ayıp, çok ayıp... Gerets’in verdiği ders Galatasaray’ın Belçikalı Teknik Direktörü Eric Gerets, futbolda bu sezonun en büyük fenomeni olmaya aday, hiç kuşkusuz... Şöhretiyle, karizmasıyla, futbolculara olan babacan yaklaşımıyla, takımına oynattığı keyifli futboluyla şimdiden Sarı - Kırmızılı taraftarların gönlünü fethetmiş, rakiplerin ise gıptaya izlediği bir figür haline gelmiş durumda. Gazetemizin Galatasaray muhabiri Raşit Altun’un anlattığı bir olay, Gerets’in bir başka yüzünü; çalıştığı ülkenin değerlerine ne denli saygılı olduğunu ortaya koyuyor. Başkentteki Ankaragücü maçı sonrası Belçikalı teknik adam rutin basın toplantılarından birini yapıyor. Sıra soru sorma faslına geliyor. İşgüzar meslektaşlarımızdan birisi Almanca soru soruyor. Aklı sıra ne kadar iyi yabancı dil bildiğini göstererek, çevredekilere hava atacak! Gerets’in bu soruya cevabı ise tokat gibi o densizin yüzünde patlıyor: “Burası Türkiye, bana lütfen Türkçe soru sorun. Herkes anlasın ne sorduğunuzu.” Belki erken ama, bence Galatasaray yönetimi bu hocanın önüne şimdiden 10 yıllık mukaveleyi uzatmalı... Zira, futbol dünyamızın ondan öğreneceği daha çok şey var. Teknik, taktik ve adamlık adına...