Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

24 Mayıs 2017 Çarşamba
Arka Bahçe

Hiç bir şey duymasam, hissetmesem, görmesem, hatırlamasam... Hiç kimseyi, hiç bir şeyi bir daha farketmesem, hiç kimse de beni farketmese... Sızsam bir köşede, kalsam... Sonsuza kadar öylesine uyusam... Hiç acı çekmesem, hiç içim sızlamasa... Vurulmasam, kırılmasam, yaralanmasam, örselenmesem, kahrolmasam, sarsılmasam, yıkılmasam, iğfal edilmesem, dumura uğramasam, ağlamasam, düşlerim kurumasa... Hiç şahit olmasam; İnsanın insanlıktan çıktığı, sokaklardaki, statlardaki, salonlardaki o meşum sahnelere...

18 Mayıs 2005, Çarşamba Yorum Yaz
A+ A-

Öyle sarhoş olsam ki, bir daha hiç ayılmasam Hiç bir şey duymasam, hissetmesem, görmesem, hatırlamasam... Hiç kimseyi, hiç bir şeyi bir daha farketmesem, hiç kimse de beni farketmese... Sızsam bir köşede, kalsam... Sonsuza kadar öylesine uyusam... Hiç acı çekmesem, hiç içim sızlamasa... Vurulmasam, kırılmasam, yaralanmasam, örselenmesem, kahrolmasam, sarsılmasam, yıkılmasam, iğfal edilmesem, dumura uğramasam, ağlamasam, düşlerim kurumasa... Hiç şahit olmasam; İnsanın insanlıktan çıktığı, sokaklardaki, statlardaki, salonlardaki o meşum sahnelere... Anaların namusunun salyalı ağızlarda sakız gibi çiğnendiği lanet futbol mabedlerine... Namusluların, namussuzlar kadar cesur olamadığı, tırstığı, sindiği, kendi kabuğuna çekildiği, korkusunun esiri olduğu, hakkın, hakkaniyetin zalimlerce gaspedildiği, ayakların baş, başların ayak olduğu, ayaktakımının sokakları teslim aldığı, ciğeri beş para etmeyenlerin adam yerine konduğu kahpe düzene... Hiç tanımasam; Kendi çıkarları, ihtirasları, iktidarları uğruna sporu ölümcül bir oyuna, tribünleri de yangın yerine çeviren, ilkesiz, çapsız, sığ, şark kurnazı, bezirgan tipli yönetici müsvettelerini... Rakibini, rakip olarak değil de, ezeli ve ebedi bir düşman olarak gören, küçük yaşlardan itibaren o şekilde koşullandırılan, sahaya çıktığında bir terminatöre dönüşen, saha dışında da mafyanın himayesine giren, ilkel, cahil, hırt, züppe futbolcu sürüsünü... Bir kaç günlük göstermelik kurslarla teknik adamlık diploması edinen, ardından da çeşitli kulüplerin, lobilerin, cemaatlerin, siyasi partilerin çatısı altına girerek iş kovalayan, bin bir katakulli ile meslektaşlarının ayağını kaydıran, her devrin adamı olarak hiç bir zaman hayatımızdan çıkmayan, hacıyatmaz teknik direktörleri... Bir madalya, bir kaç yüz altın uğruna kendini kobay haline getiren amatör sporcuları, onları bu işe teşvik eden, kullanan, bedenlerini ilaç deposuna çeviren, ihtirası aklının önüne geçmiş arsız, hayasız antrenörleri... Hiç anlamasam, bilmesem; Dünyanın, içine düştüğümüz kuyu ağzı kadar olmadığını... Bizimkinden farklı, bizimkinden daha müreffeh, adaletin hakça dağıtıldığı, insanın insanca yaşayabildiği, kavganın yerini barışın, ilkel dürtülerin yerini saygının, sevginin, tevazunun, aldığı uygar toplumların varlığını... Keşke hiç olmasam; Türkiye’de bir sporsever, bir spor gönüllüsü, bir spor muhabiri, bir spor yazarı... Bir insan... Bir sarhoş olsam... Hem de öyle bir sarhoş olsam ki, bir daha hiç ayılmasam... Sızsam, bozkırdaki yalnız bir ağacın dibinde; uzun, upuzun bir rüyaya yatsam... Kaybolsam rüyalarımda... Ve geri dönmesem... Son kale de düştü... Oysa bir umuttu, nimetti, bayraktı... Gökte yalnız gezen bir yıldızdı... Alacakaranlığın sonunu müjdeleyen bir tanyeriydi... Bizden biri değildi, sanki... Her geçen gün biraz daha pespayeleşen spor dünyamızın içine ansızın zuhur ediverdi. Adeta ‘Mehdi’ydi... Önce şaşırdık, inanamadık. Sonra ona biat ettik. İlkelerine, prensiplerine, Fair-Play anlayışına sımsıkı sarıldık. “İşte bizi uygar dünyaya taşıyacak yönetici modeli budur” diyerek geleceğe daha güvenle bakmaya başladık. Onunla biraz kıpırdamıştık, üzerimizdeki ölü toprağını atmıştık. Ona sahip çıkıyorduk, üzerine titriyorduk. Varlığı, bize huzur veriyordu. Lâkin, rüya çabuk bitti... Umudumuz bir kez daha kırıldı. Ona benzeyeceğimize, onu kendimize benzettik. Bir kez daha birbirimizi sonsuza kadar yiyeceğimiz, gözümüzü oyacağımız, kendi kalın duvarlarımızın arkasına çekildik. Gördüğümüz, çölde serapmış meğer... Yine susuz kaldık, dilimiz damağımız kurudu... Sayın Özhan Canaydın!.. Sizi önce bir Galatasaray taraftarı, ardından bir spor yazarı olarak en fazla takdir eden, seven, sayan, başarmanızı canı gönülden isteyen sporseverlerden biri olduğumu düşünüyorum. Hatta sizin bu dünyaya ait olamayacak kadar iyi bir insan olduğunuzu da... Ancak son günlerdeki icraatlarınız, bir başka deyişle; icraatsızlığınız, Aziz Yıldırım’a edilen küfürleri önleyemeyişiniz, önlemek bir yana, “Neden bana değil de, ona küfür ediliyor” diyerek adeta o küfürleri hakediyormuş izlenimi vermeniz, Özhan Canaydın kimliğiyle bağdaşıyor mu? Bu, siz olamazsınız. Gönlümüzün sultanı bu değil. Belki sürç-i lisan ettiniz, belki ağzınızdan kaçtı. Ama telafi edebilirdiniz. Etmediniz. Sadece üzüldüğünüzü söylediniz. Üzülmek yetmez, Sayın Başkan!.. Sizin başkanı olduğunuz bir kulübün seyircisi bu kadar müptezel olmamalı. Yok, “Eğer o sözünü ettiğin, bir kaç kendini bilmez” diyorsanız, o zaman onlara haddini bildirmek, en başta sizin göreviniz. Türk futbolunun modern şövalyesine, Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın’a yakışan budur. Eğer bunu yapmazsanız, Galatasaray’ı layık olduğu seyirci kitlesine kavuşturmazsanız, kulübünüzü dünyanın bir numaralı markası da yapsanız, nafile... Bugün Ali Sami Yen’de Aziz Yıldırım’a küfür edilir, yarın da Şükrü Saraçoğlu’nda size... Rüzgar eken, fırtına biçer!..