Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

22 Ocak 2017 Pazar
Arka Bahçe

Çok derine inen dalgıç, kontrollü olarak yukarı çıkmadığı, derinliği aniden azalttığı zaman yüksek basınç nedeniyle kanındaki azot damarları tıkar, beyne oksijen gitmez. Bunun sonucunda da; sonu genellikle ölümle biten derinlik sarhoşluğu denen olay meydana gelir. Dalgıçların en korktuğu bu olayın halk arasında bilinen adı, “vurgun yemek”tir.

24 Mart 2005, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Vurgun! Vurgun yiyen dalgıç eğer yaşıyorsa, basınç odalarında tedavi görür. Şanslıysa yeniden hayata döner. Ama felçli bir birey olarak... Genellikle hayatın meşakkatli yüzünden kaçmak için suyun dinginliğine sığınan insanoğlunu metrelerce derinlikte bekleyen “mavi ölüm” yalnız denizlerde mi olur? İnsan, yer yüzeyinde de vurgun yemez mi? Çok sevdiği, çok saydığı, çok değer verdiği, çok emek sarfettiği, gözünün nuru gibi baktığı biri tarafından arkasından hançerlenen insan ne hisseder? Uğradığı ihanetin acısıyla bedeni ve ruhu kaskatı kesilen, yüreği kavrulan, ömrü savrulan kişinin vurgun yemiş bir dalgıçtan farkı var mıdır? Kendine, topluma, insanlığa faydası olsun diye bin bir güçlükle yetiştirdiği, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, üzerine tir tir titrediği, etrafında sımsıcacık bir sevgi halesi yarattığı biricik evladı tarafından azarlanan, horlanan, dövülen, sokağa terkedilen ebeveynlerin dramını nasıl izah edebiliriz? O anne-baba can evinden vurulmuş gibi olmaz mı? Daha müreffeh bir hayat yaşamak için oy verip iktidara getirdiği politikacı, ülke kaynaklarını yağmaladığında, eşine-dostuna, hırsıza-ursuza peşkeş çektiğinde, vatandaş nasıl bir halet-i ruhiye içine girer? Ülkenin gençleri silahlandırılıp birbirini sokaklarda bir kuş gibi avladığında, kardeş kardeşi kırdığında; ardından gelen yabancı menşeli darbelerle geleceği elinden alınan toplumların yaşadığı travmanın, vurgundan bir farkı var mıdır? Binlerce yıldır, onlarca medeniyete beşiklik eden bir coğrafyanın doğusundaki ve güneydoğusundaki yoksul aile çocukları kandırılıp, kışkırtılıp silahlandırılarak dağa çıkarıldığında, askere kurşun sıktırıldığında, Ay-Yıldız’a sarılı tabutlar birer birer musalla taşına konduğunda, bir ülkenin onuru, namusu olan bayrağı, kendi vatandaşı tarafından sokaklarda yakılmak istendiğinde; o ulusun başına gelenin adı nedir? Bundan daha ala vurgun olur mu? Bu toprağın bağrından çıkarak uluslararası arenada başarılı olduktan sonra kendini bir sevgi çemberi içinde bulan; devletiyle milletiyle herkesin bağrına bastığı, ilgi gösterdiği, öpüp kokladığı, inci tanesini muhafaza eden istiridye gibi sarıp sarmaladığı, bütün imkanların daha büyük zaferler için uğruna seferber edildiği, elinin sıcak sudan çıkarılıp soğuk suya sokturulmadığı bir sporcu, “Başka ülkeler bana daha fazla para veriyor, çeker giderim” diye ülkesini tehdit ettiğinde; damarlarımızda dolaşan kan çekilir mi, çekilmez mi? Böylesi bir vurgunun tedavi edileceği bir basınç odası var mıdır? Varsa, ve o basınç odasına girecek kadar hayatta kalabildiysek, oradan sağ çıkabilir miyiz, çıkamaz mıyız? Aslında, bütün bu yaptıklarından sonra Süreyya Ayhan’a artık “git” demeliyiz. Nereye istiyorsa, oraya gitmeli. Türk insanının sevgisini daha fazla istismar etmemeli. Diğer bütün sporcuları incitmek pahasına kendisine sınırsız imkanlar sunarak olimpiyata hazırlayan ve ne yazık ki verdiğinin karşılığını almak bir yana, bir de eşi tarafından azarlanan, aşağılanan devletinin itibarını daha fazla sarsmamalı. Bir an önce valizini toplayıp başka ülkelerin bayrağı için koşmalı. Zira, her şeyi affeden bu toplum nankörlüğü ve ihaneti hiç affetmez. Dopingli çıkan sporcuyu bile bağrına basar da, kendi ülkesi dururken, başka ülkeler için yarışanları, yarışmakla tehdit edenleri asla unutmaz. O nedenle Süreyya Ayhan ve sevgili eşi Yücel Bey, arzuladıkları zaferleri elde etmek için, kendilerine komplo kurulmayacak (!) diğer ülkelerin yolunu tutmalı. Oralarda, burada kendilerine verilen imkanların iki mislini bulacaklardır, hiç kuşkusuz. Belki daha başarılı da olacaklardır. Ama bu sevgiyi, bu ilgiyi, bu hoşgörüyü asla bulamayacaklar. Tabii, nankörlük ederek vurgun yedirecekleri bir devleti ve toplumu da... Karlı kayın ormanında bir pencere, sarı sıcak Bu ülkede futbolun kirliliği üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Yalnız kirlenmekle kalmayıp, gelecek nesilleri de kirleten futbol, soğuk bir kış günü yolumuzu kaybettiğimiz, canlıların can suyunun çekildiği ıssız ve ürkütücü bir ormana benziyor. Ölümden öte bir yer olmayan beyaz bir cehenneme... Ancak kanımızı donduran, derimizi kavuran bu soğukta, zaman zaman içimiz ısınmıyor da değil... Büyük kulüplerimizin, parmak atan, rakibini tekmeleyen, yüzüne tüküren, hakemi tartaklayan futbolcuları için her türlü etik değeri yerle bir ettiği şu ortamda, 2.Lig takımlarından Muğlaspor, rakibine kasti tekme atan futbolcusunun sözleşmesini tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Kulüp başkanı Mustafa Hükkamoğlu, Spor Toto Fair - Play Komitesi ve Futbol Federasyonu’ndan “Mavi Bayrak” ödülü aldıkları bir günün ertesinde yaşanan bu olayı kabul etmelerinin mümkün olmadığını belirterek, centilmenliğin kendileri için esas olduğunu ifade etti. Tüm kulüplerimize örnek olması gereken bu davranış, yolumuzu kaybettiğimiz devasa ormanda karşımıza çıkan bacası dumanlı bir avcı kulübesi gibi... Nazım Hikmet’in o meşhur mısralarında belirttiği: “Kayınların/ arasında/bir pencere/sarı sıcak.” Girip yerden selamlamalıyız, hane içindekilerini...