Gerçek Spor Sitesi

Gerçek Spor Sitesi

25 Mayıs 2017 Perşembe
Arka Bahçe

Umarsız bir aşkla sevdiğim bu ülkede sık sık içim sızlar benim... Çapsız iktidarların, yolsuzlukların, hortumların, suistimallerin, zümre oligarşisisinin, gelir dengesizliğinin, sosyal adaletsizliğin kurbanı milyonlarca yoksuldan birini gördüm mü; yüreğime, iki tarafı keskin bir bıçak gibi ince bir sızı saplanır.

17 Mart 2005, Perşembe Yorum Yaz
A+ A-

Sızı!.. Umarsız bir aşkla sevdiğim bu ülkede sık sık içim sızlar benim... Çapsız iktidarların, yolsuzlukların, hortumların, suistimallerin, zümre oligarşisisinin, gelir dengesizliğinin, sosyal adaletsizliğin kurbanı milyonlarca yoksuldan birini gördüm mü; yüreğime, iki tarafı keskin bir bıçak gibi ince bir sızı saplanır. Onlar; çöpten yiyecek toplarken, parasızlıktan ilaç alamazken, tedavi olamazken, çocuğunu okutamazken, ölen bebelerinin cesedini ambulans verilmediği için karton koli içinde evlerine götürürken, bir kaç kuruş ucuza ekmek yiyebilmek uğruna halk ekmek büfelerinin önünde saatlerce bekleşirken, belediye çadırının kapısında bir kap yemek için kuyruğa girerken, hastane önlerinde sersefil olurken, görevliler tarafından itilip kakılırken, horlanırken, azarlanırken, dövülürken, aşağılanırken, küçük düşürülürken, başlarını öne eğerken, utançtan yüzlerini kaparken; ben dayanamam, sızım sızım sızlar her tarafım... Yoksullardan sonra bir de çocuklar sızlatır beni... Cami önlerine terkedilen kadersiz çocuklar... Sığındıkları yuvalarda tacize, tecavüze uğrayan zavallı yetimler, öksüzler... Sokaklarda mendil satan, iki ayağının arasına sıkıştırdığı tartısıyla beton zemin üzerinde soğuktan tir tir titreyen, ellerinde çaputlarla cam silmek için kavşaklarda bekleyen araçların önüne atlayan, hırsızlığa, yankesiciliğe, kap kaça zorlanan, katran koyusu gecelerin ıslak bir yorgan gibi örttüğü tenha sokaklarda talan edilen biçareler... Hepsi, ama hepsi, bedenimi, ruhumu lime lime eden sızılarımın sebebidir. Yalnız yoksullar ve çocuklar mı? Aşklarını, hülyalarını, dostlarını, sevdiklerini, hayallerini, düşlerini, umutlarını heybelerine doldurarak gittikleri Güneydoğu’da, bedenleri bir cemre gibi toprağa düşen gencecik askerler, subaylar; onların anne-babaları, kardeşleri, sevenleri... Trafiğe, vurdumduymazlığa, ihmale, cehalete kurban giden binlerce bahtsız... Onlar da birer sızı olur, onulmaz yaralar açar yüreğimde... Ve haksızlığa, adaletsizliğe uğrayanlar... Üzerlerine basılanlar... Verdiği emeğin karşılığını alamayanlar... Bu ülkeye, bu topluma yaptıkları hizmetlerin karşılığında küfür yiyenler, hakaret edilenler, yuhalananlar, kadri kıymeti bilinmeyenler... Onlar da vücudumun bir parçasına çentik atan birer ince sızıdır. Tıpkı Hasan Şaş ve Arif gibi... Bundan bir kaç yıl önce Türk futbolunu Avrupa’nın ve Dünya’nın zirvesine taşıyanların içindeydiler. En öndeydiler. En cesuru, en gözüpeki, en cevvali onlardı. Bu ülkenin onuruydular, gururuydular. Milyonları sokağa döktüler, sevinçten ağlattılar. Türkiye’nin, Türk’ün, Galatasaray’ın ismini yeryüzünün her köşesinde dağa taşa yazdırdılar. Altın çağın, altın çocuklarıydılar. Sonra yoruldular. Formdan düştüler. Her şeyin sürekli devindiği, değiştiği bir çağda bir daha eskisi gibi olamadılar, ama canları gibi sevdikleri Galatasaray’a hizmet etmeye devam ettiler. Çünkü orası, onların yuvasıydı. Ve bir gün o yuvalarında saldırıya uğradılar. Hem de kendi yandaşları tarafından. Bir zamanlar, sayelerinde yedi düvele meydan okuyan, şişinen, övünen, gururlanan, kibirlenenler, şimdi koro halinde onları yuhalıyor, küfür ediyor, gitmelerini istiyordu. Onlara, meslek hayatlarında başlarına gelebilecek en acı olayı, kendi taraftarları yaşatıyordu, Atatürk Olimpiyat Stadı’nda... İşte o anda bir sızı daha eklendi, diğer milyonlarca sızıma... Yalnız benim mi? Onların anne babalarının, sevenlerinin, dostlarının, sağduyu, vicdan sahibi, kadirşinas herkesin... Oysa, futbolculuklarını, oyun stillerini sevsek de sevmesek de, onlar bu ülkede gerçekleşen futbol devriminin en önemli savaşçılarındandır. Ve her devrimin önce kendi evladını yemesi gibi, bir çırpıda harcanıverdiler. Yazıktır, günahtır, ayıptır... Bunu yapanlar, bir gün utançlarının içinde boğulacaktır. Eğer utanacak yüzleri ve vicdanları varsa tabii... Ödül töreni değil zaman tüneli... Önceki gün, Ankaragücü’nün eski başkanı Nevzat Karataş’ın merhum oğlu adına kurduğu Gökçe Karataş Vakfı’nın şahsıma bahşettiği, “Yılın Spor Gazetecisi” ödülü için Ankara’daydım. Devlet Konukevi’nde yapılan törenin yapıldığı salona girdiğimde yaşanılan izdihama önce bir anlam veremedim. Ancak vakfın, spor, sanat ve eğitim alanında başarı gösterenlere verdiği ödülleri ve bu ödülleri almaya hak kazananları görünce ilginin ve yoğunluğun sebebini kavradım. Kimler yoktu ki? Efsane başkanlar Süleyman Seba, Faruk Süren... Olimpiyat Şampiyonları Gazanfer Bilge, Ahmet Ayık, Mustafa Dağıstanlı... Son şampiyonlar Halil Mutlu, Taner Sağır, Korhan Yamaç... Çekiçteki zaferin mimarları Eşref Apak, Artun Talay... Golfte ilk uluslararası başarımıza imza atan gencecik sporcular Yasin Yıldırım ve Nejla Gerçek... Gazeteci ağabeylerim Togay Bayatlı, Korkut Göze... Ve daha nice ünlü ve saygın konuk... Törene gelenler, kendilerini adeta bir zaman tünelinin içinde hissetti. Bu seçkin topluluğu bir araya getiren Karataş ailesine bu vesileyle bir kez daha başsağlığı diliyor, genç yaşta kaybettikleri oğullarını saygıyla anıyorum.