ŞİFREMİ UNUTTUM

EMAİL ADRESİ

Yeni şifre için eposta hesabınızda junk/çöp dizinini de kontrol ediniz.

AKTİVASYON KODU TALEBİ

EMAİL ADRESİ

Aktivasyon kodu için eposta hesabınızda junk/çöp dizinini de kontrol ediniz.

ÜYE GİRİŞ DURUM




Daha iyi bir görüntü için telefon çevirin!

YAZARLAR

Arka Bahçe

09.02.2005

Osmanlı Ordusu’na karşı İnebahtı Deniz Muharabesi’nde kılıç sallayan ve bir kolunu kaybeden İspanyol yazar Miguel De Cervantes’in kutsal kitaplardan sonra en çok okunan romanı Don Kişot (Don Quichot) yaşlı bir İspanyol soylusunun traji - komik hikayesini anlatır. Okuduğu şövalye romanlarının kahramanlarıyla özdeşleşen Don Kişot, tavan arasında paslanmış olan zırhı ve miğferini giyerek atı Rossinante’ye biner ve hainleri cezalandırmak, eziyet çekenleri kurtarmak için yanına Sancho Panza’yı alarak yola koyulur.

Şimdi Don Kişot olma zamanı!.. Don Kişot, şanlı geçmişin, görkemli geleceğin büyüsüne kapılmış, düşman zannettiği yeldeğirmenlerine saldıracak kadar gerçek dünyayla bağlarını koparmış bir idealist; Sancho ise pratik, gerçekçi, ama kaderci, zengin olmak için şans arayan sıradan İspanyol insanıdır. Cervantes’in bu ünlü roman kahramanının 400. doğum yıldönümü bütün dünyada kutlanıyor. Hiçbir zaman kazanamayacağı bir savaşın içine atılan Don Kişot’un temsil ettiği değerler tekrar hatırlanıyor, hatırlatılıyor. Don Kişot’un aslında kim ve ne olduğu, Cervantes’in bu absürd kahramanıyla neyi anlatmak istediği yüzyıllardır tartışılıyor. Hemen herkesin okuduğu, okumasa bile aşina olduğu bu klasik romanı, kimileri hayalperest bir delinin sabuklamaları olarak nitelendirirken, kimileri de kaybedilen değerlere bir ağıt olarak görüyor. Dünyaca ünlü Rus yazar Dostoyevski’ye göre ise, Don Kişot, bugüne kadar yazılmış en hüzünlü kitaptır. Zira korkunç bir düşkırıklığının öyküsüdür. Bir iddiaya göre, Cervantes’in 400 yıl önce dönemin kültürünü etkisi altına alan şövalye romanlarına bir tepki olarak yarattığı Don Kişot, yeryüzünde kuşaklar boyu öyle bir etki yarattı ki; insanoğlunun uygarlık serüvenini, onun sahip olduğu yüce değerler ile yoketmeye çalıştığı çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun bitmek tükenmek bilmeyen mücadelesi oluşturdu, adeta... Öyle ki, “Don Kişot’luk” kavramı her çağda geçerliliğini sürdüren bir klişe oldu çıktı. Bugün de bir çoğumuz, gerçekleşmisini mümkün görmediğimiz ideallerin peşinde koşanlar ya da üstesinden gelinilebileceğine ihtimal vermediğimiz engellere karşı savaşanlar için kolaylıkla, “Don Kişot’luk yapma” şeklinde telkinde bulunabiliyoruz. Buna karşın hâlâ ısrarla, “Don Kişot’luk” yapmaya çalışanlar toplum içinde genellikle alaya alınır. Aptallıklarından, hayalperestliklerinden dem vurulur. Enerjilerini boşa harcadıkları savunulur. Gittikleri yolun yanlış olduğu ileri sürülerek yerleşik düzenin bir parçası olmaları öğütlenir. Sistem için ciddi bir tehdit olarak algılandıkları durumlarda ise öğüt verilmez, kafalarına kafalarına vurulur. Bazen işkence tezgahından geçirilir, zincirlenir, hücreye tıkılırlar. Bazen de kuytu bir köşede bildik yöntemlerle susturulurlar. Sonuna kadar savaşmalı Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne değin bin bir badire atlatan Türkiye, ne yazık ki devasa bir “Don Kişot Mezarlığı”dır. Toplum içinde uç vermeye başlayan “Don Kişot”ları daha taze bir fidan iken kıran zihniyetin, on yıllardır hüküm sürdüğü ve sanki sonsuza kadar sürmeye devam edeceği bir “korku imparatorluğu”dur, Türkiye... Zulmün, adaletsizliğin, sevgisizliğin, saygısızlığın, hoşgörüsüzlüğün, düşmanlığın, kinin, nefretin, duyarsızlğın, bencilliğin, çıkarcılığın, küçük hesapların, ayak oyunlarının, yalanın, riyanın, yıllardır empoze edilerek çürütülen bu tuhaf toplumda, asıl şimdi “Don Kişot” olma zamanıdır. Çoluk çocuk, evlerde, sokaklarda, yurtlarda, kreşlerde zebil - ziyan ediliyorsa... Hırsızlar, katiller, psikopatlar sokakları teslim alırken, sade vatandaş evinde dahi kendini güvende hissetmiyorsa... Gelir adaletsizliği, işsizlik her gün yeni bir trajedi üretiyorsa... Yolsuzlukların ardı arkası kesilmiyorsa... Güven erozyonu had safhaya çıkmışsa... Magazin adı altında rezilliğin, pespayeliğin her türlüsü ekranlardan odalarımıza taşıyorsa... Bu halk, kendisi acılarla yoğrulduğu halde, başka halkların acılarına kayıtsız kalıyorsa... Teşvik primi ve şike spor sahalarında kol geziyorsa... Tribünlerdeki vandalizm, futbolumuzu her geçen gün esir alıyorsa... Stat terörü, çapsız yöneticiler tarafından provoke edilmeye devam ediliyorsa... Bariz hakem hatalarının önüne bir türlü geçilinemiyorsa... Ülkenin en iyi golcüsü bir kişinin ihtirası ve inadına kurban ediliyorsa... Ülkenin en iyi atleti cehaletin kör kuyusunda kayboluyorsa... Ne idüğü belirsiz kişilerin spor yazarı (!) olarak kahve geyiği yaptığı spor programları gözümüze sokuluyorsa... Mesleği içten vuran muhteris gazeteciler, bir takım güç odaklarının paryalığını sürdürüyorsa... Ülke sporu her geçen gün biraz daha siyasetin boyunduruğuna giriyorsa... Ayaklar baş, başlar ayak oluyorsa... Tam da şimdi Don Kişot olma zamanıdır. Yılmadan, pes etmeden, bıkmadan, usanmadan yeldeğirmenlerine karşı savaşma zamanıdır. Alaya alsalar da, vursalar da, kırsalar da, sustursalar da, yok etseler de, küllerimizden doğarak yeniden dirilmenin ve zalimlerin karşısına dimdik çıkmanın, bu dünyayı bizlere zehir edenlere karşı sonuna kadar savaşmanın zamanıdır. Zira, çocuklarımıza daha müreffeh bir dünya bırakmanın başka yolu yok. İnsanlık ülküsünü ilelebet yaşatmak için hepimiz birer Don Kişot olmalıyız... Ve çoğalmalıyız... Teşekkürler herkese... Başta Hüseyin Öztunç’a Bugün affınıza sığınırak bu satırları kendime ayırmak istiyorum. Zira önceki gece 12 yıllık meslek hayatımın en anlamlı gecelerinden birini yaşadım. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin, beni layık gördüğü “2004’ün Spor Yazarı” ödülünü Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törenle aldım. Yaşım kadar spor yazarlığı yapan değerli büyüklerimin arasından sıyrılıp bu ödülü almak beni çok mutlu etti, gururlandırdı. Bu nedenle üzerimde emeği olanlara teşekkür etmek istiyorum. Bu benim gönül ve minnet borcum. Başta bana inanarak, güvenerek bu sütunları teslim eden sevgili müdürlerim Necil Ülgen, Tamer Bağlan, Yalçın Uygun ve Hakan Can’a... Bana gazeteciliği öğreten, Fanatik ailesine kazandıran sevgili ustam, dostum Hüseyin Sakarya’ya... Beni bir okul olan Türk Spor Ajansı’na kabul eden Erdoğan Arıpınar’a, Remzi Yılmaz’a... Beni bu ödüle layık gören başta Fuat Ercan olmak üzere tüm jüri üyelerine... Teveccüh göstererek köşelerinde beni öven Metin Tükenmez ve Ahmet Çakır’a... Beni kutlayan, destek veren tüm dostlarıma, okurlarıma... Hepsine kucak dolusu teşekkürler... Ama biri var ki, teşekkürün en büyüğünü ona etmek istiyorum. Beni bu mesleğe yönlendiren değerli ağabeyim Hüseyin Öztunç’a... 12 Eylül’ün ziyan ettiği bir ömre yeniden hayat verdiği için... Tam da kahvehanelerin izbe köşelerinde solmak üzereyken... Sağol, varol Hüseyin Abi. Tanrı sana uzun ömürler versin. Belki seni bekleyen daha nice bataklık çiçekleri vardır... Işığına, güneşine hasret...

0 YORUM