ŞİFREMİ UNUTTUM

EMAİL ADRESİ

Yeni şifre için eposta hesabınızda junk/çöp dizinini de kontrol ediniz.

AKTİVASYON KODU TALEBİ

EMAİL ADRESİ

Aktivasyon kodu için eposta hesabınızda junk/çöp dizinini de kontrol ediniz.

ÜYE GİRİŞ DURUM


YAZARLAR

Arka Bahçe

02.02.2005

Ahlâkın iki yüzü olur mu? Ya da kaç yüzü vardır? Tek mi, bir kaç mı? Doğrusu hangisidir. Bir yüzü olması mı, çok yüzlü olması mı? Bir başka açıdan bakarsak; bu kadar hayatımızın içine girmiş bir kavramın tek bir tanımı mı vardır?

İki yüzlü ahlâk! Yoksa her toplumun, her kültürün, hatta her bireyin kendine özgü bir tarifi ve anlayışı mı? Olması gereken hangisidir? İnsanoğlunun, uygarlaşma serüveninde, anlamlandırmaya çalıştığı en önemli kavramlardan biri de “ahlâk”tır. Din, felsefe, bilim gibi disiplinler, bu arayışın araçları olmuştur. Bu soruların cevapları bugün de aranmaktadır. Özellikle de kuraltanımazlık, bencillik, arsızlık, yalan, riya sarmalında debelenen geri kalmış toplumlarda... “Ahlâk” kelimesinin Türk Dil Kurumu’ndaki karşılığı şöyle: 1- Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kuralları. 2- İyi nitelikler, güzel huylar. Bu soyut tanıma karşılık Alman düşünür Friedrich Nietzsche ise “ahlâk”a farklı bir bakış açısı getirir: “Ahlâk, duyu aldanmasından, var olmaktan, tarihten, yalandan kaçıştır. Tarih ise, duyulara ve yalana inançtan başka hiçbir şey değildir.” Yunanlı filozof Aristo da, “ahlâk”ın, kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlıklar ve davranışların tekrarından oluştuğunu savunur. Bir de İtalyan Nicollo Machiavelli’nin, “amaca giden her yol mübahtır” şeklinde özetlenebilecek, “Machiavelist ahlâk anlayışı” vardır. Ki, günümüz toplumlarında oldukça itibar gören, benimsenen anlayış da budur. Her ne kadar, batı toplumları kendi iç ilişkilerinde bu anlayışı reddetse de, başka kültürlerle olan diyaloglarında, rekabetlerinde ve ulusal çıkarlarının ön plana çıktığı durumlarda kolaylıkla “Machiavelist” olabiliyorlar. Kendimize dönersek... Tersine bir süreç yaşadığımız kesin. Çünkü geçmişte dışarıya satabileceğimiz övünç malzemelerimizden; doğruluk, dürüstlük, oyunu kuralına göre oynama, rakibe saygı gibi değerlerimizi birer birer terkettik. Dahası, bu değerlere hala sıkı sıkıya sarılmaya çalışanlar, bugün alay konusu olabiliyor, “dinozor” denilerek aşağılanıyor. Üstelik, onları da aynı potanın içinde eritmek için olağanüstü bir çaba sarfediliyor. “Machiavelist ahlâk anlayışı”, ülkemizde her alanda alabildiğine egemenliğini ilan etmiş durumda. Ekonomide, siyasette, toplumsal ilişkilerde ve ille de sporda... Hatta bu konuda o kadar ileri gittik ki, Machiavelli’ye rahmet okutacak düzeye geldik. Teşvik primi, şike, mafya, hakem ayarlama, rakibe verdiği kiralık oyuncunun oynatılmaması için sözleşmeye madde ekletme, ekletmediyse şifahen rica etme, rakibin en önemli oyuncusuna maç öncesi transfer teklifi götürme, kazanınca kendine mal etme, kaybedince, federasyona ve hakemlere yüklenme, yarıştaki diğer tüm unsurları karalama, maniplasyon yaparak tribünleri tahrik etme, beslediği amigoları istediği kişi ya da kuruma saldırtma, genç takımlardaki oyuncuların yaşını büyütme gibi bayağı ve adice yöntemler, Türk sporunun içine düştüğü bataklığın en belirgin özellikleri... Gün geçmesin ki, bazı kulüpler ve yöneticileri bu yöntemlerle gündeme gelmesin? Bulak’ın duyulmayan feryadı Geçtiğimiz hafta, üç büyüklerin yarattığı transfer gürültüsü arasında duyulmayan bir ses vardı. Denizlispor Teknik Direktörü Giray Bulak’ın, Gaziantep’e kaybettikleri maçın ardından yaptığı açıklamalar, ilk bakışta yenilen bir antrenörün hezeyanı gibi görünüyordu, ama aslında bu Türk futbolunun kanayan yaralarından birinin dile getirilmesiydi. Hem de alışık olmadığımız türden. Çünkü, “bir gün o kulüpte görev alırım” düşüncesiyle çöpü halının altına süpürmeyen cesur bir teknik direktörün isyanıydı, sözkonusu olan... Gaziantep Yönetimi’ni belden aşağı vurmakla suçlayan Bulak, özetle şunları söylüyordu: “Gaziantep Yönetimi, maç öncesi kaptanımız Timuçin’e transfer teklifinde bulundu. Biz talep ettiğimiz 500 milyardan 250 milyara kadar düştük. Ancak oyuncumuza 1 milyar 200 milyon veren Antepliler, 150 milyardan yukarı çıkmadı ve transferden vazgeçti. Dolayısıyla haftaboyu transferi düşünen bu oyuncumu maça motive edemedim. Bize böyle bir taktik uyguladılar. Bunlar çok ucuz yöntemler. Onlara yakıştıramadım.” Gaziantep cephesi, bu suçlamalar karşısında tepki vermedi. Suçlanan yönetimin başında Türkiye’nin en ilkeli başkanlarından biri olan Celal Doğan’ın bulunması, olayın en trajik yönü üstelik. Sayın Doğan! Susmak kabullenmektir, bilirsiniz. Bugün suçlanan Gaziantep, yarın suçlayan konumuna düşebilir. Zira, bu ve buna benzer yöntemleri uygulamayan kulüp hemen hemen yok gibidir. Bu, bir Türkiye gerçeğidir. Herkesin kendine, kendi meşrebine ve çıkarına göre savunduğu ikiyüzlü bir ahlâk anlayışı, ne yazık ki, en kılcal damarlarımıza kadar nüfuz etmiş durumda. Bizim canımızı acıttığında ortalığı ayağa kaldıracağımız eylemi, işimize geldiği zaman başkalarına karşı hiç düşünmeden uygulayabiliyoruz. İşte, asıl sorun da burada... Güreşe bulaşan virüs! Her zaman, her platformda çeşitli çevreler tarafından dile getirilir. Zaman zaman bu köşede de yazarız, çizeriz, eleştiririz. Dünyada örneğine ancak Küba ve Kuzey Kore gibi kominist ülkelerde rastlanan bir yapılanma mevcuttur, Türk sporunda... Ve bu yapılanma içinde, tüm branşlar alabildiğine devletin, dahası siyasetin müdahalesine açıktır. Türkiye’de siyasilerin, dünya durdukça rahat bırakmayacağı bir branş vardır: Güreş. Çünkü Ata sporudur. Çünkü, taşrada en sevilen branşdır. Çünkü en ilgisizi bile Türk güreşçilerinin başarısı ve başarısızlığı durumunda olanlara dikkat kesilir. Çünkü, aslında güreş, Türk halkının, zaman zaman ihmal etse de, evinde hep onu bekleyen ezeli ve ebedi sevgilisidir. Güreşten hiç bir zaman vazgeçmeyen siyaset, bugün bir kez daha Ata sporunun önünü tıkamakta. Güreşin önünde çözüm bekleyen dağ gibi sorunlar olmasına karşın, yeni seçilen federasyon, daha yönetim kurulunu bile belirleyemedi. Nedeni de siyasilerin baskısı. Başkan Recai Ustaoğlu, yönetime kendi adamlarını sokmak isteyen vekillerin tazyiki altında bunalmış durumda. Ne yapacağına, kimi alacağına bir türlü karar veremiyor. Zaman hızla akıyor. Ve güreşin kaybedecek tek bir saniyesi bile yok. Sayın Vekiller! Bir kez olsun kendi çıkarlarınızı değil, Türk güreşini düşünün. Ve çekin elinizi Ata sporundan!..

0 YORUM