ŞİFREMİ UNUTTUM

EMAİL ADRESİ

Yeni şifre için eposta hesabınızda junk/çöp dizinini de kontrol ediniz.

AKTİVASYON KODU TALEBİ

EMAİL ADRESİ

Aktivasyon kodu için eposta hesabınızda junk/çöp dizinini de kontrol ediniz.

ÜYE GİRİŞ DURUM




Daha iyi bir görüntü için telefon çevirin!

YAZARLAR

Analardır adam eden adamı...

21.09.2005

Hani bazen ansızın darlanırsınız, içinizi tarifsiz bir sıkıntı basar ya... Kendinizi dev bir mengenenin arasında sıkılıyormuş gibi hissedersiniz. Çaresizce çırpınırsınız.

Bir huzursuzluk, bir kasavet, bir umutsuzluk... Yaşam enerjinizin kaybolması, ölüm arzusu gibi bir şey... Durduğunuz yerde duramazsınız. Gitmek istersiniz, firar etmek; uzaklara, meçhule, dönüşü olmayan bir yerlere doğru... Gözden kaybolmak, sizi siz yapan köklerinizden kurtulmak, benliğinizi unufak edip toz zerrecikleri haline getirmek, ardından havaya savurmak... Yok olmak. Belki de hiç olmamış olmak... Aşkların, sevdaların, dostlukların, ağaçların, kuşların, çiçeklerin, börtüböceğin, yeryüzünün, gökyüzünün, uzayın sonsuzluğunun, hayatın manasızlaştığı andır o an... Eşyanın, tüm şeylerin anlamsızlaştığı an... Herşeyin hiçbir şey olduğu an... Dip noktası. Nicedir bu ülkede ‘o an’lar o kadar sık yaşanır oldu ki... Her yeni başlayan gün, her doğan güneş, yeni yeni acı sürprizler getiriyor beraberinde... ‘Bu kadar da olmaz, pes artık’ dediğimiz anda, o kadarına bile rahmet okutan yeni bir rezilliğin, kepazeliğin içinde buluveriyoruz kendimizi... Yeryüzünün en güzel coğrafyası dev bir bataklığa dönüşüyor, her geçen gün. Neyi tutsanız elinizde kalıyor. Lime lime dökülüyoruz. Çürümüşlük, kokuşmuşluk hayatlarımızın en ücra köşelerine kadar sinmiş. Her taraf leş kokuyor. Her yer, her şey pejmürde olmuş sanki... Ama ille de statlar... İnsanın insanlıktan çıktığı, canavarlaştığı statlar... Kin ve nefretin ekilip biçildiği statlar... Kardeşin, kardeşi kırdığı statlar... Cehenneme dönen statlar... Terör yuvası haline gelen statlar... Tıpkı Beşiktaş İnönü Stadı gibi... Pazar günü oynanan Fenerbahçe maçında açılan ve karşılaşma boyu asılmasına göz yumulan iğrenç pankartlar, bu ülkede sporun, futbolun, dostluğun, iyiliğin, güzelliğin, ‘fair play’in, erdemin ruhuna fatiha okutmuştur. Bir zamanlar elele, omuz omuza Metin Oktayların, Lefterlerin, Baba Hakkıların seyredildiği futbol mabedi, taraftar adı altında tribünleri işgal eden kokarca sürüsü tarafından utanç mabedine çevrilmiştir. Tanrı’nın ayaklarının altına cenneti serdiği anaların namusuna pervasızca dil uzatan bu zavallılarla aynı havayı solumak, aynı şehrin kaldırımlarını çiğnemek, aynı bayrak altında yaşamak ne acı... Oysa onların da anaları var. Diğerleri kadar kutsal. Diğerleri kadar cennetin üstünde birer abide... Diğerleri gibi çocuğunu doğuran, büyüten, emek ve sevgi veren, üstüne titreyen... Onların da anaları var. Küfür edilmemesi gereken... Küfür edilmesine tahammül edilemeyen... Herkesin bir anası var. Elleri öpülesi, baştacı edilesi, sarılıp koklanası, pamuklara sarmalanıp saklanası... Herkesin bir anası var. Yardan, serden vazgeçersiniz de ondan vazgeçemezsiniz. Onlar canımızdır, kanımızdır, hazinemizdir, biricik varlığımızdır. Tanrı’nın kutsal bir emanetidir. Biz onların birer parçasıyız. Eliyiz, ayağıyız, ruhuyuz. Bizi biz yapan değerler bütünüdür analarımız. Ve bizi adam edendir analarımız. Tıpkı Nazım’ın o eşsiz dizelerinde dile getirdiği gibi: Analardır adam eden adamı Aydınlıklardır önümüzde gider. Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Adalet önce kendi içimizde olmalı... Toplum olarak en büyük şikayet konularımızdan biri de adalet mekanizmamızın dumura uğramış olmasıdır. Adaleti tesis eden kurumları sık sık eleştiririz de, bir türlü kendimizi bu konuda sınamayı düşünmeyiz. “Acaba ben adil miyim? Adilsem ne kadar adilim?” gibi sorulardan hep ürkeriz. Kendi yalnızlığımızın laberintlerinde kaybolduğumuz anda, kendi adalet anlayışımızı sorgulamak istemeyiz. Zira o sorunun cevabınının ruhumuzda yaratacağı sarsıntıyla başetmeye hazır değilizdir. Kendimiz haksızlığa uğradığımız anda feveran ederiz, tüm hukuk kurullarını harekete geçirmeye çalışırız, ancak başkalarına aynı haksızlığı yapmaktan da geri kalmayız. İki yüzlü ahlak anlayışı gibi iki yüzlü adalet anlayışıdır aslında bizi kimliksizliğe iten. Herşeye rağmen işini dürüstçe, adil bir şekilde yapmaya çalışanlara da tahammülümüz yoktur. Onları ya alaya alır, ya da dışlarız. Eğer onların üzerinde bir otoriter konumdaysak, derhal defterini düreriz. Buna gücümüz yetmiyorsa, gücü yetenleri devreye sokarız. Çünkü onun varlığı, kendi değersizliğimizin mihenk taşıdır ve bununla yüzleşmeye katlanamayız. Dünya Anti - Doping Ajansı’nın (WADA) Türkiye’deki doping kontrolörü Serap Yücel’in ismini önce Süreyya Ayhan olayında duyduk. Bu olayda bağlı bulunduğu uluslararası kuruluşa karşı olan sorumluluk bilinciyle hareket eden Sayın Yücel, kendi sporcusunu kollamamakla suçlandı. Süreyya Ayhan’ın suçlu olduğunu ilan eden Serap Yücel’e o zamanlar bir çok kesimden eleştiri geldi. Adil davrandığı için... Serap Yücel geçtiğimiz günlerde de üç haltercinin doping numunesi vermekten kaçtığı için suçlandığı olayda bir kez daha gündeme geldi. Yücel, bu ikinci vak’ada da dürüst davranmış ve sporcularımızın aleyhine rapor vermişti. Pek alışık olmadığımız bu durum karşısında muktedirler tabii ki boş durmadı. Kendimize özgü yöntemlerle üzerine gidildi. Ve sonunda Serap Yücel istifa etmek zorunda kaldı. Görevini adilce, dürüstçe, çok iyi yaptığı için baştacı etmemiz gereken bir uzmanı biz kaldıramazdık elbette... Milliyetçi, şoven duygularla hareket edip suçu örtbas etseydi, yani bizden biri olsaydı, sporcularımız kurtulmuştu. Bir kaç madalyamız daha olurdu. Sonra yetkililer de çıkar ne kadar başarılı (!) olduğumuzu gerine gerine anlatırlardı. Bizi bu kafalar mahvetti...

0 YORUM