scorecardresearch
A - A +
 

Fanetik

Federasyon projelerini açıklamış. Biz zaten modernleşmeyi hep bir planlar projeler süreci olarak kavramış bir ülkeyizdir.

5
Yorum Yaz
 
Arkadaşına Gönder
Yazdır

NE TARLASI
Federasyon projelerini açıklamış. Biz zaten modernleşmeyi hep bir planlar projeler süreci olarak kavramış bir ülkeyizdir. Severiz planlardan projelerden söz etmeyi. Yetenekliyizdir, iddia kuponu yapmaktan daha kolay yaparız her işin planını projesini...
Üstelik plan proje meselesini çok da ciddiye alırız: Plan tutmazsa diye B planını da yaptığımızı açıklarız... O da tutmazsa C planını, D planını, E planını da hazırladığımızı açıklarız. Ancak ne kadar çok plan alternatifi varsa, asıl planın uygulamasında o kadar sallantılı bir durum olduğunu unutmuş gibi yapmayı tercih ederiz...
Oysa bir plan iyiden iyiye çalışılmış, bütün (anlayış, bilgi, personel, maddi kaynak vs) girdilerin doğru zamanlama ve kombinasyonlar halinde organize edildiği; bütün olası engellerin öngörülerek önlemlerinin alındığı ve somut amaçlara ulaşmakta kesinlik taşıyan bir tasarımdır: Alternatif planların çokluğu bir planın gerçekte yokluğunu, “Plan“ ifadesinin ise yalnızca bir niyet ifadesi olduğunu ortaya koymaktan pek de öteye geçmez...
Biz planları, işlere yakışıklı başlangıçlar yapmakta, bir güven duygusu yaratmakta ve ortak hayaller kurdurmakta kullanmayı severiz.
Federasyonun İsviçre’de (veya Avusturya’da) açıkladığı projelerden ayaküstü ne anlaşıldı bilemeyiz ama bir dostumuz yazısında müjdeliyor: ”Türkiye futbolcu tarlası olacak!”
İngilizce’den Türkçeye bir söz oyunu mu yapılıyor acaba desek; “Football field”(futbol sahası) denildiğini hatırlayıp aklımızı zorlayarak çalıştırırsak, field’in tarla gibi de görülmüş olabileceğini düşünebiliriz...
Ancak şurası kesin ki, bir akıl değişikliği yapılmadan futbolumuzun yapısal değişimi zorluklar ile yüzyüze kalacaktır.
Yıllardır “altyapı” sözcüğünün de doğrudan “üstyapıya” atıf yaptığını, yani elit birkaç profesyonelin üretilmesinden başka bir amaç taşınmadığını gösterdiğini ileri sürüyorduk. Yetmedi, aynı derecede çarpık ve insan sömürüsüne dayanan bir “Futbolcu tarlası” terimi üretildi.
Nasıl konuşuyorsak, öyle düşünürüz, öyle hissederiz.
Spora bakışımızda tartışmasız ve pazarlıksız bir insana saygı bulundurmadan, gerçek bir spor ülkesi haline gelmemiz olanaksızdır!
“Çocuk ve genç sporu”; “çocuk ve genç futbolu” kavramlarını aklımıza nakşetmeden yeni (ve olumlu) bir adım atıldığını iddia etmemiz imkansızdır.
En üst düzeyde performanslar elit yetişkinler tarafından sergilenmektedir ama sporun her yerindeki spor “gerçek” spordur. Tam gelişmemiş ve belki de daha fazla gelişmeyecek yetenektekilerin oyunları izleyene zevk vermeyebilir ama siz aldıkları zevkin yarım mı, tam mı olduğunu bir de oynayanlara sormak ve saygı içinde onlara da hizmet götürmek zorundasınız.
Elit olmayanların, olmayacak çoğunluğun maçlarının bir ürün olarak pazarlanma değeri, bir bonservis değeri üretme şansı hiç de olmayabilir. Oynayanlara da soracaksınız, spor yapmaktan alınan zevk parayla ölçülür mü diye.
Yani en kavruk, en silik, en yeteneksize de hiç seçmeye sokmaksızın spor yapma, futbol oynama şansı tanıyacaksınız...
Çok sayıda çocuğumuz ve gencimiz kızı ve erkeği ile futbol oynarken hasat yapmayı düşünüp ellerinizi ovuşturmak yerine gördüğünüz neşeden, kurallı ve saygılı çekişmeden, spor dünyasından zevk almayı bileceksiniz.
Bize ihtiraslı kabzımallar değil, sporun bütününü kavramış öncü spor yöneticileri, spor liderleri gereklidir.
Ve doğru dürüst bir spor terminolojisi...
Bize aracıların daha fazla kazandığı bir futbolcu tarlası gerekli değil. Sporun tüm değerlerine sahip olan bir spor ülkesi olmayı ise ayrıca tartışırız!


TERİM'E ALIŞMAK
İsviçre/Avusturya’da inanılmaz şeyler oldu... İstikrarsız kadrolar ve istikrarsız grup maçları sonunda finallere gitme hakkı kazandığımız zaman çoğu insan bu başarının belki de şimdilik yeterli olabileceğini bile düşünmüştü.
Hele ki Terim milli takım kadrosunu açıkladığında birarada oynarlarken çıtayı nereye kadar çıkartacağı bilinemeyen, kimsenin kafasında canlandıramadığı; bir arada oynarlarken en iyi takımlara karşı ne yapacağını dair hiçbir işaret vermemiş olduğu için nerede ise ülkenin tanımadığı bir milli takım izlemeye hazırlanıyorduk.
Terim’in milli takımı, kimsenin kafasındaki “en iyiler” takımına uymadığı için hemen hemen herkesin B milli takımı pozisyonunda idi.
Terim ve takımı inanılmaz işler yapıp, inanılmaz sonuçlar aldılar. Sonuçların kendisi kadar, kafalardaki “zayıf” takımın her maçta kendisini aşmayı bir şekilde başarması sevincimizi iyice taçlandırdı.
Küçük bir ihtimali arka arkaya gerçekleştirip, giden üç maçı son nefeste nefis oyunlarla çevirmeleri futbola yeni bir şey öğretti... Küçük bir olasılığın belli koşullar oluştuğunda o kadar da küçük olmadığını: “futbolu bedenlerin değil, karakterin oynadığını”, karakterin futboldaki en güçlü beceri biçimlerinden olduğunu.
İsviçre/Avusturya Şampiyonası’nın futbola ilişkin yeni kapılar açılmasını zorunlu kılan boyutları var... Türkiye açısından; takım savunmasının neden takım üzerinde oyuna hakim olma duygusunu değil de rakip takım tarafından ezilmekte oldukları duygusunu tetiklediği, futbolcuların vasat futbollarını bile soğukkanlıca oynamaktan uzaklaştığı gerçeği milli takımı da aşan ve incelenmesi gereken bir “Türk futbolu” zaafı gibi gözüktü.
Avrupalı spor psikologları da nereyse kazanılmış gibi gözüken maçların son anlarında takımlarının bütün futbol bilinçlerini neden kaybettiklerini, arka arkaya yedikleri Türk gollerinin gerekçelerini araştıracaklar.
Dünya futbolu, bu Avrupa Şampiyonası’ndaki Türk performansından etkilenecek, maç sonlarındaki benzerlikler ya da eksiklikler Türk kıstası ile ele alınacak, maç sonlarının atmosferi NBA maçlarının son saniyelerinin son basket gerilimi ile yükselecek.
Biz de, Avrupa da bu anormal son dakika gollerine, bu benzersiz takım karakterine uyum sağlayacak, alışacak...
Ancak...
Türkiye’nin ve özellikle spor medyasının Terim’e uyum sağlaması, alışması, anlaması bundan daha zor olacak.
Daha kadro açıklandığı zaman Terim’in henüz nedenleri bilinmeyen bir kararlılıkla bu takıma inandığı ve kafasında özel bir düşünce ürettiği, liglerde çok daha öne çıkan isimler varken onları almaktansa kadroya sakat futbolcuları bile çağırmayı tercih etmesinden belliydi.
Bu düşüncenin temeli hala anlaşılabilmiş bir şey değilken, 2 ay önce anlaşılabilmesi ve destek bulması iyice zordu.
Kapandılar çalıştılar. Destek gelmedi...
Kapandılar mı, yoksa futbol kamuoyu tarafından önyargılı şekilde reddedildiler de uzaklaştılar mı bu da tam bilinemiyor halen.
Ama ümitler de, destek de zayıftı...
Varsayımlar üzerine eleştiriler yapıldı.
Terim sustu, elinden geldiği kadar moralli bir duruş sergiledi ve...
Sonunda başarı gelince, konuşmasını henüz somut olarak bilinemeyen “belli isimlere yönelik olarak” sınırlayarak sert bir çıkış yaptı...
Terim’in konuşmasını, konuşmasının “aşırı sert” olarak algılanmış ve etiketlendirilmiş olması sertleştirdi...
Terim yaptığı basın toplantısının önemli bir bölümünü medya eleştirisine ayırdı, sitemkardı, ve en can alıcı, en akılda kalıcı ifadesi, herkese dönük olarak değil, belli isimleri hedef alan şekilde söylediği “Utanıyor musunuz?” sorusu idi.
Spor medyası birçok kez haksız yere toplum önünde açık düşürülmenin rahatsızlığı ve genelde hor görülen konumunun da hassasiyeti ile büyük bir tepki verdi. Otomatik bir kendini koruma refleksi ile Terim’in yersiz derecede sert ve uygunsuz konuştuğuna dair bir cephe oluşturdu.
Terim, geçmişte medyaya dönük açıkça çirkin davranış gösteren Emre Belözoğlu’nu sahiplenişi ile sessizce içerlenen bir lider olarak, eleştirisini öyle kritik bir şekilde yapmıştı ki eleştirisi içeriği nedeni ile değil, biçiminden dolayı rafa kaldırıldı ve ortada yalnızca soğuk ve kararlı bir karşıtlık kaldı.
“Haklılığım görüldü” demesi yeterli idi ama o “utanıyor musunuz?” diye sordu... İstanbul’a dönünce hesaplaşacağız” deyişi ise önceleri de kimi zaman işitilmiş fakat aşırı mesafeli ve kırgın bir duruştan başka sonuç yaratmamış olduğu için üzerinde çok da durulması gereken bir söz değildi... İfadeler önemlidir ancak, Terim de kimseyi gerçekten tehdit edecek insan değildir. 

Sosyal antropoloji açısından utançThomas J. Scheff ve Suzanne M. Retzinger “gündelik hayatta duyguların temeli utanç” isimli çalışmalarında utancı sosyal antropolojik perspektiften çok geniş olarak inceliyorlar. Araştırmacılar utancın merkezi bir role sahip olmasını diğer duygulara oranla hem psikolojik hem de sosyal bakımdan çok daha etkili olması ile açıklıyorlar.
En önemlisi utanç doğrudan onur duygusu ile karşılıklı olarak etkileşim içinde. Onur duygusunun yok olduğu, onur duygusuna saldırıldığı noktada utanç duygusu devreye giriyor...
Utanç, kişinin kendisini başkalarının gözünden değerlendirmesi ile ilgili olduğu için ilişkilerimizin kontrol edilmesinde önemli bir ölçü oluşturuyor. Utanç duygusunun yaşanmaması için belli kurallara, ahlaki ilkelere uyulması gerekiyor.
Geleneksel doğu toplumlarında utanç son derece büyük bir öneme sahip iken, batılı toplumlarda bireyciliğin öne çıkışı ile kişinin ilişkilerinden ve duygularından bağımsız hale gelmesi amaçlanıyor. Bireyci anlayış tabii ki duyguların tamamen yok olması gibi bir durum yaratmıyor ancak duygular gizleniyor, bastırılıyor: Duyguların bastırılmasının en önemli sonucu ise kişinin ilişkilerinin, psikolojisinin ve hayatının (kendisinin de kimi zaman farkında olmadığı) bastırılmış duygular tarafından yönetilmesi...
Utancın onur ile sıkı bağlantısı, itibar kaybı duygusunun yaşanması ve dolayısı ile utanma/ utandırılma halinin “narsistik hışım” gibi bir kavramla tanımlanabilecek öfke, kızgınlık duygusunun da sık sık devreye girmesi ile sonuçlanıyor.
Terim, belli ki henüz maç yapamadığı ve iddiasını ortaya koyamadığı suskun kalmak zorunda olduğu dönemdeki eleştiriler karşısında “itibar kaybı” tehditlerini bizim sandığımızdan daha ağır yaşamış ve kendisinin ve takımının onurlarına saldırıldığını düşünmüştür.
Yaptığı eleştirideki iki temel unsurdan ilki onurlarını kazandıklarını bir kez de kendi ağzından ifade etmek, ikincisi de “saldıranların” utanmalarının gerektiğini, yani asıl onların itibarlarının kaybolduğunu ifade etmektir...
Sheff ve Retzinger’in makalelerinde bastırılmış utanç duygusunun, iletişimde karşıdakilerin utandırılması ile yıkıcı etkiler yaptığını belirtiyorlar: Olayın özü budur...
Terim’in dikkat etmediği konu, yaşayan çoğu insanın da dikkatinden kaçan bir şeydir: Konuşmalarımız iki temel konuya sahiptir. Birincisi “fikir konuşması”, ikincisi “ilişki konuşması”. Fikir konuşmaları yalnızca bir fikrin ele alınmasına dair oldukları için davranışları içermez, ne dediğimiz, “NASIL” dediğimizden daha önemlidir. Oysa bir şeyi “nasıl” dile getirdiğimiz, ilişkilerimizi doğrudan etkileyecektir. Yani konuşmalarda fikir/ilişki dengesini gözetmek iyi olacaktır.
Virginia Satir iletişimde saldırganlık ve aşağılamadan kaçınarak, bir dengeleme/ düzeyleme gerekliliğini şöyle açıklıyor: Konuşmalarda direkt ve ve saygılı olmak gerekiyor. Çoğunlukla yalnızca direkt ya da yalnızca saygılı olmakla yetiniliyor...
Terim’e eleştirel konuşmasının ardından hep bir ağızdan tepki verenler de aslında doğru şeyler söylemediler, onlar da duygu tuzaklarına düştüler: “Böyle ‘konuşmaması’ gerekirdi” deyişlerinde iki çelişkileri vardı. ”Konuşmamalıydı” deyişleri Satir’in ifade ettiği ve toplumumuzu da kemiren samimiyetsizlik kültürünü öne sürüyordu “Saygılı görün, direkt ve samimi olma!” ikinci tuzak da modernleşmenin şiddetin her türünü en ağır şekilde cezalandıran boyutundan etkileniyordu... Ancak öfke/kızgınlık birer duygu olup, şiddetten çok başka bir şeydir. Öfke ile şiddetin birbirini etkilemeleri başka şey, öfke ile şiddeti birbirine karıştırmak başka şeydir...
Terim konuşmasından ötürü eleştirilmeli ise kızgınlığını “bazı medya mensupları” açıklamasına bağlamış olması ve yeterince “direkt” olmaması nedeni ile eleştirilmeli idi.
Zafer duygusu türlü garipliklere yol açabilir: “futbol endüstrisini” yönetenler, hiçbir yönetsel/ iş kriterine uymaksızın trilyonluk primler dağıtabilirler, devlet sporculuğu unvanları bir minnet duygusunun karşılığı da olabilir, devletin yüzlerce yıllık büyüklenme ve hep üste çıkma geleneğinin bir uzantısı da... Ancak bilim zafer sarhoşluğundan etkilenmemeli ve bu turnuvayı detaylı olarak incelemelidir... Ne zaman ki deneyimlerimizi kapsamlı derslere dönüştürebiliriz, zafer asıl o zaman zafer olacaktır.


Ücretsiz forex eğitimi için tıklayın!

5
Yorum Yaz
 
Arkadaşına Gönder
Yazdır

YORUMLAR

Toplam 2 Yorum Bulunmaktadır.

Fanatik.com.tr'ye üyeyim

hüseyin kurt
28 Haziran 200 16:58

emek verılen bır yazı kutluyorum herkesın okuması lazım ıcınde güzel ve anlamlı seyler var herkes bır kelıme öğrense o yeter

ewet

Puan 00

oflu ofli
28 Haziran 200 14:07

Emek harcanmış,yazılmış.Üzerinde durulması,düşünülmesigereken noktalar var.

TEŞEKKÜRLER...

Puan 01

Tüm Yorumları Listele »
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!

!-- Quantcast Tag -->